Birkaç ana başlıkta toplamak gerekirse kendisinden duyduğu rahatsızlık ve bu rahatsızlığın verdiği kafa karıştırıcı ikilik, tutarlı bir “benlik” ve “öteki” çatışması ve duyguların belirsizliği, kitabın geneline yayılmış tutum ve kararlar. Diğer tüm insanlar gibi içsel bir hesaplaşmanın ürünü bu yazılanlar. Daha doğrusu bir mahkeme salonunu hayal edin. Sanık, avukat, hakim, katip, mübaşir, jüri, tanıklar... Bunların hepsi de Dostoyevski. Kitaptaki karakterimiz, zayıf, kırılgan, depresyonlar barındıran, hassasiyetlerinden doğan bir alçakgönüllülüğe sahip. Güvensizliği kendini aşıp dış dünyaya taşmış biri. Ancak dümdüz bakabilmenin de belirli bir getirisi var elbette. İnsan severse sever, nefret ederse nefret eder. Oysa yeraltı insanı kendisinin ve ötekinin arasında sıkışmıştır. Uyum sağlayamaz çevresine. Bunun farkında olmak ise asıl cehennemdir. Öyle ki; ''yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.'' demektedir yazar. Yeraltı insanının dış dünya ile kendisi arasında gitgellerden bir tortuya dönüşen paradoksları bir iç düşmanın doğmasına neden olur. Yani insanoğlu o an kendi kendisinin cehennemi olmuştur