Kitabın merkezinde, edebiyatımızın en nevi şahsına münhasır (ve bir o kadar da ürkütücü) karakterlerinden biri olan Zebercet var. Zebercet, dışarıdan bakıldığında sıradan, silik, hatta sıkıcı bir otel katibi. Ama Atılgan, onun iç dünyasını öyle bir deşiyor ki, o sıradanlığın altında yatan devasa boşluğu ve sessiz çığlığı iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Hikâyeyi Tetikleyen O "Geciken" Kadın
Her şey, Ankara treniyle gelen ve otelde sadece bir gece kalan bir kadının gitmesiyle başlıyor. Kadın giderken "yine geleceğim" diyor ya, işte o cümle Zebercet için bir umut ışığından ziyade, geri dönülemez bir takıntının fitili oluyor. Zebercet, kadının kaldığı odayı kapatıyor, çarşafları değiştirmiyor, adeta zamanı o odada donduruyor.
Neden Bu Kadar Etkileyici ve Rahatsız Edici ?
Zaman ve Rutin: Kitapta zaman, doğrusal akmıyor sanki; Zebercet’in rutinleri arasında sıkışıp kalmış durumda. O rutin bozulduğunda ise her şeyin nasıl darmadağın olduğunu izlemek hem büyüleyici hem de gerici.
Mekan Kullanımı: Otel burada sadece bir bina değil, Zebercet’in zihninin bir yansıması gibi. Dar koridorlar, tozlu odalar, gıcırdayan kapılar... Atılgan, mekanı bir karakter gibi kullanıyor.
Cinsellik ve Şiddet: Kitap, bastırılmış duyguların, toplumsal normların altında ezilen cinselliğin nasıl çarpık bir hal alabileceğini cesurca (ve bazen mide bulandırıcı bir dürüstlükle) anlatıyor.
Kısa Bir Değerlendirme
"Anayurt Oteli, bir deliliğin değil; aslında hepimizin içinde olan o 'aidiyet' ve 'sevilme' ihtiyacının, karşılık bulamadığında nasıl bir canavara dönüşebileceğinin hikâyesi."
Eğer bu kitabı okuyacaksanız, kendinizi ferah bir hikâye beklentisine sokmayın. Aksine, bittiğinde pencereyi açıp biraz temiz hava alma ihtiyacı hissedeceksiniz.