Kime oy verirsen ver, kim seçilirse seçilsin, şu hayatta hiçbir değişiklik olmaz. Hepsi aynıdır bunların, hepsi de kendi küpünü doldurmayı düşünür istediğin kadar konuş, bu düzeni değiştiremezsin.
Baldırı Çıplak Hayırseverler
Kitabın 40.sayfasından merhabalar!
Kitabı okurken tanıdık yüzlere denk geldim...Robert Tressell, bizim Orhan Kemal ve o koca yürekli Steinbeck aynı masanın etrafında toplanmışlar, dertleşe dertleşe bu kitabı beraber yazmışlar! Tressell, işçilerin o tozlu, kireçli, rutubetli inşaat ortamını öyle bir anlatıyor ki, sanki eline o fırçayı alıp yanlarına ben geçmişim; yanımda Steinbeck’in o hüzünlü göçmenleri, karşımda Orhan Kemal’in Çukurova’dan gelmiş umutlu ama yorgun çocukları... Hepsi orada, o küçücük, derme çatma sofranın etrafında dizilmişler.
Daha 40. sayfada adamın biri çıkıp o 'hayırsever' lafını öyle bir gediğine koydu ki, elimdeki çayı bıraktım, kalakaldım! Kendi emeğiyle patronun cebini dolduran ama evine götürecek bir ekmeği olmayan o insanların, o sistemin çarklarını nasıl da kendi elleriyle yağladıklarını görmek... İnsanın vicdanı sızlıyor ama aynı zamanda bir hayranlık uyanıyor; nasıl bu kadar çıplak, nasıl bu kadar gerçek yazılır? Sanki yazar, o inşaatın duvarlarına sinmiş kireç tozunu, ter kokusunu ve o bitmek bilmeyen yaşam kavgasını doğrudan alıp kağıda dökmüş. Daha başındayım ama şimdiden içimde bir yerleri sızlattı, bir yerleri de ateşledi. Sanki bu kitabın karakterleri biraz önce yanımızdan geçip gitmişler de, ayaklarının tozu hâlâ yerlerde; okudukça onların o yorgun ama vakur nefeslerini ensemde hissediyorum. Nasıl bir bağ bu, nasıl bir dert ortaklığıdır, şaşıp kaldım !
İşin tuhafı emeğin ürettiği mal bolluğunun keyfini sürenlerin hiçbir şey yapmayanlar olmasıydı... Mahrumiyet içinde yaşayanlar ya da açlıktan ölenler hep çalışanlardan çıkıyordu.