Gökkuşağı, yazıydı; yazı, bireyselleşmenin, bireysel öykünün tarihiydi; dedemin, babamın, gökkuşağı aracılığıyla bana aktardıkları özlemse, yaşadıkları o korkunç yok olma sürecine karşı durabilecek, unutulmayacak, yazılı, bireyselleştirilmiş renkli anlatıydı.
Söz ve anlatı, bir edebi kurgu olarak, bireyin kendisiyle tanışması, muhasebesi, kendi duygu, düşünce ve deneyimlerine bir anlam vermesidir elbette ama belki de en az bunlar kadar önemli bir başka özelliği daha var; söz ve anlatı, bireyin kendi benliğine, bilincine ve ruhuna yaptığı bir yolculuk kadar hafızaya, tarihe, geçmişe, geleneğe ve mirasa yaptığı bir yolculuktur da.
Hayat bu işte; hiç bitmeyecekmiş gibi düşünülen, yaşanan o yoğun duygular, bir süre sonra insafsız zamanın gadrine uğrayarak sadece birer anı, giderek soluklaşan, silikleşen birer deneyim olarak kalıyor.