Mehmed Uzun için, "Hayat, düşler ve sözler; onun Dicle'ye Yakarış'ında dörtnala giden rahvan atlar gibidir. Bir kez sayfalarının arasında koşturmaya başladılar mı durdurabilene aşk olsun," der. Okuduğum her eserinden sonra bu sözün o derin etkileyiciliğini daha iyi anlıyorum.
Mehmed Uzun'un otobiyografik anlatı türünde yazmış olduğu, yazarla henüz tanışmamış olanların yazarı ve eserlerini daha iyi anlaması için tavsiye edebileceğim en uygun eser.
Mehmed Uzun; çocukluğundan başlayarak yaşamış olduğu baskıları, dışlanmışlığı, ezilmişliği, haksızlığı, unutturulmuş olan kültürünün ve dilinin tarihini gün yüzüne çıkarmak için bu zorluklarla nasıl boğuştuğunu ve bu kitabında da özgün edebi bir dille yaratmış olduğu eserlerle bunlarla nasıl mücadele ettiğini anlatıyor.
Yasaklı dil, yasaklı roman, yasaklı yazar...
Ve bu yasaklara kendi ana diliyle yaratmış olduğu eserlerle başkaldıran bir isim. Üstelik sürgünün yaratmış olduğu zorluk ve karamsarlığa rağmen.
Son olarak kitabın isminden de yola çıkarak gökkuşağının farklı renklerle oluşturduğu o güzellik gibi farklı dil, din ve kültürlerin de hayatımızı daha güzel ve anlamlı kılacağını düşünüyorum. Dünyaya bu bakış açısıyla baktığımızda eminim ki hayat daha yaşanılır bir hale gelecek...
Keyifli okumalar :)
Anthony Burgess kendisine beyin tümörü tanısı konulması ve bir yıldan az ömrünün kaldığını öğrenmesi sonucu, öldükten sonra karısının geçim sıkıntısı çekmemesi için kitap yazmaya karar verir. Birkaç roman yazdıktan sonra teşhisin yanlış olduğunu öğrenir. Ama bu süre içinde Burgess, yazmış olduğu eserler sonucu tanınan bir yazar haline gelmiştir bile.
Yazarın en bilinen eseri olan
Otomatik Portakal distopya türünde yazılmış, kötülüğün kötülükle çatışması üzerinden kurgulanmıştır.
Romanın başkarakteri Alex'in dilinden anlatılan kitap; kötülük, şiddet, özgür irade, siyaset, din, felsefe, toplumun aile yapısı gibi konularla okuyucuya toplumun ahlaki yapısını sorgulatıyor.
Bir insanın iyilik veya kötülüğü seçme hakkının elinden alınması ve otomatik bir makine gibi iyiliğe zorlanması bir düzen mi oluşturur yoksa daha büyük bir kaosa mı sürükler? Kitabı okuyan her okurun bu soruya kendine özgü bir cevabı olacağını düşünüyorum.
Kitabı okurken okuduklarımın sadece kurgu olarak kalmasını o kadar isterdim ki... Ama ne yazık ki okuduğumuz karakterlerin gerçekte de var olduğunu bilmek, kitabın oluşturduğu etkiyi daha da yoğunlaştırıyor.
José Saramago bu kitabında bilinmeyen bir ülkede tek bir kişiyle başlayan bir körlüğün yavaş yavaş ülkenin bütün insanlarına bulaşması (tek bir kişi hariç) ve beyaz illet olarak adlandırılan bu körlüğün insanların içinde yatan barbarlığı nasıl ortaya çıkardığını etkileyici bir şekilde anlatıyor.
Körlük denen şeyin sadece gözlerle ilgili olmayışı, insanların görmek istemediklerinin aslında en büyük körlük olduğu, toplumda bir salgın olarak büyüyen ve gözlerin görmediği körlükten daha tehlikeli olan vicdanın, ahlakın, iyiliğin, erdemin vb... körlüğüne dikkat çeken yazar aslında bir kurgudan çok içinde yaşamış olduğumuz toplumun gerçeklerini yüzümüze çarpıyor.
'Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa niye okumaya zahmet edelim ki...' sanırım kitabın etkileyiciliğini en iyi bu alıntıyla ifade edebilirim.
İnsanoğlunun yapabileceklerinin bir sınırı olmadığını ne yazık ki bu kitapla birlikte tekrar sert bir şekilde kavramış oldum.
Okunması gereken kitaplara eklenmeli...
Mehmed Uzun, Kürt aydını ve dil bilimcisi olan Celadet Bedirhan'ın, bir kuyuyla başlayan ve bir kuyuyla sona eren hayatını anlatıyor.
Celadet Bedirhan'ın, hayatının dönem dönem anlatıldığı kitapta, dönemler fotoğraflardan oluştururak yazılmış. Yani kitap toplam on beş fotoğraftan oluşuyor.
Olaylar zaman zaman roman kahramanı Celadet Bedirhan'ın anlatımıyla aktarılıyor. Bu durum kitabı okurken sanki romanın kahramanıyla sohbet ediyormuşsunuz gibi hissettiriyor ve kitabın daha akıcı bir şekilde ilerlemesini sağlıyor.
Celadet Bedirhan'ın sürgün edilmesi, sürgünde yaşadığı zorluklar, geride bıraktıklarına duyduğu özlem, Kürt dilinin yok olmaması için verdiği mücadele, umutları, çaresizlikleri, hayalleri, hayal kırıklıkları ve sürgünde sona eren hayatı çok etkileyici bir şekilde anlatılmış.
Kısacası
Mehmed Uzun, bu romanında sürgün hayatının etkilerini, Kürtlerin yaşadığı zorlukları, insanların din, dil ve ırkları yüzünden yaşadığı acıları gözler önüne seriyor.
Mehmed Uzun kitaplarını okurken etkilenmemek mümkün değil.
Okumanızı önerir keyifli okumalar dilerim... :)
Cengiz Aytmatov'dan okuduğum üçüncü eser oldu. Yazarın en az bir tane eserini okuyanlar nasıl bir üslup ve akıcılıkla, romanlarında hangi konuları işlediğini az çok anlayacaklardır.
Kitap, Sarı-Özek bozkırında bulunan, Boranlı tren istasyonunda çalışan Yedigey'in en yakın arkadaşı Kazangap'ın ölüm haberini almasıyla başlıyor. Yedigey, Kazangap'ın vasiyeti üzerine onu Ana Beyit mezarlığına gömmek ister. Ama Ana Beyit mezarlığına ulaşmak o dönemin şartlarında hiç de kolay değildir. Bu yolculuğu Kazangap'ın kendisine hediye ettiği devesi Karanar'ın sırtında geçiren Yedigey, yolculuğu sırasında geçmişte yaşadıklarını, Sarı-Özek bozkırında yaşayan insanların nasıl yaşam mücadelesi verdiklerini, savaşların insanların hayatına nasıl etki ettiğini düşünür.
Bazen yaşadığımız bir olay yüzünden bütün geçmişimiz anılar halinde gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi akıp gider. İşte o gün Yedigey için tam da öyle bir gündü.
Romanda vefanın, yardımlaşmanın, dostluğun, gelenek göreneklerin önemi anlatılıyor aynı zamanda.
Aytmatov, diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de Kırgız geleneklerini destan ve masallarla destekleyerek okuyuculara sunuyor.
Gayet zevkli ve anlamlı bir eser oldu benim için.
Okumanızı öneririm... :)