İnsan sokağa düştüğü zaman hiçbir beklentisi kalmaz, hiçbir şey umut etmez. Oysa ben aşktan
bir şeyler beklemiştim. Aşkı tanıyınca insan olduğumu hissetmeye
başlamıştım. Fahişeyken karşılıksız hiçbir şey vermez, hep
alırdım. Ama âşık olunca bedenimi, ruhumu, aklımı ve tüm çabamı
düşünmeden verdim. Asla bir şey beklemedim, sahip olduğum
her şeyi verdim, kendimi tümüyle bırakıp bütün silahlarımdan,
tüm savunmalarımdan arınarak çırılçıplak kaldım. Oysa fahişeyken
kendimi korur, her an savaşırdım; hiç korunmasız kalmazdım.
Gerçek benliğimi korumak için erkeklere dış kabuğumu sunardım.
Yüreğimle ruhumu korur; bedenimi edilgen, hareketsiz,
hissiz rolünü oynamaya bırakırdım. Edilgen olarak direnmeyi,
hiçbir şey vermeksizin kendimi tümüyle korumayı, kendi dünyama
çekilerek yaşamayı öğrenmiştim. Diğer bir deyişle, erkeklere
bedenime sahip olabileceklerini, ölü bir bedene sahip olabileceklerini,
ama tepki göstermemi, heyecanlanmamı, haz ya da acı duymamı
beklememelerim söylerdim. Hiçbir çaba, hiçbir enerji harcamaz,
sevgi gösterisinde bulunmaz, düşünmezdim. Dolayısıyla
hiç yorulmaz, tükenmezdim. Ama aşkta her şeyimi vermiştim;
yeteneklerimi, çabamı, duygularımı, en derin duygularımı... Bir
azize gibi, bedelini hiç hesaplamadan, elimde avucumda ne varsa
hepsini vermiştim. Tek bir şey dışında hiçbir şey istememiştim,
hiçbir şey: aşkın korumasına sığınmak. Kendimi yeniden bulmak,
yitirdiğim benliğimi yeniden kazanmak. Küçük görülmeyen, aşağılanmayan,
tersine saygın ve üstün tutulan, duyarak yaşayan bir
insan olmak.