Sen gelince güzelleşir etrafımda ne varsa
Ellerim de güzelleşir, gözlerim de, sözüm de.
Savatlanır yüreğim baştan başa seninle
Yer yüzüm de sen olursun, mübarek gök yüzüm de
Ah! Doğru mu gerçekten gün batmadan öleceğim? Ben miyim gerçekten idama giden? Dışarıdan geldiğimi duyduğum bu boğuk çığlıklar, şimdiden rıhtımlara telaşla doluşan bu neşeli insan seli, kışlalarında hazırlık yapan bu jandarmalar, kara cübbeli bu rahip, kırmızı elli diğer adam, hepsi benim için ha! Ölecek olan, benim! Burada duran, yaşayan, hareket eden, nefes alıp veren, başka masalardan farkı olmayan bu masada oturan, şu anda başka bir yerde olabilecek ben; dokunduğum, hissettiğim, kıyafetleri hâlâ kırışan aynı ben!
Zavallı küçüğüm! Seni öylesine seven, güzel kokulu beyaz, küçük boynuna öpücükler konduran, İpek’i okşar gibi ellerini durmadan saçlarının buklelerinde gezdiren, senin o yuvarlacık güzel yüzünü ellerinin arasına alan, seni dizlerinde zıplatan ve akşamları Tanrı’ya dua etmek için ellerini birleştiren babanı öldürecekler! Artık bütün bunları kim yapacak sana? Kim sevecek seni?