Ertesi gün havanın kötü olacağını söyledim; yanıt vermedi, kendisine ters gelecek bir şeyler söylemek istemiyordu; onun için o gün aydınlık, berraktı ve hiçbir kara bulut mutluluğunu gölgeleyemezdi.
Evlerle de tanışırız. Yürürken sanki hepsi beni selamlamak için sokakta sıraya dizilir ve bütün o pencereleriyle bana bakıp benimle sohbet ederlerdi: "Merhabalar, sağlığınız nasıl? Ben Tanrı'ya şükür gayet iyiyim, mayısta da bir kat çıkacaklar," ya da "Nasılsınız? Yarın bir onarım göreceğim de", ya da "Az kalsın cayır cayır yanacaktım, öyle korktum ki."
Gökyüzü öyle yıldızlı, öyle berraktı ki, onu gören kendine sormadan edemezdi; Nasıl oluyor da böyle bir göğün altında türlü türlü suratsız, kaprisli insan yaşayabiliyor?
Onun sessiz sedasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kâfi bir irade değil miydi? Beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum? Bu sıralarda, insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım.