Fransa gibi bir köylü ülkesinin, Napoleon Savaşları'ndan sonra patlak veren genel tarımsal çöküntüden diğer ülkelere göre daha az etkilenmiş olması muhtemeldi. Bu arada Atlantiğin öte yakasındaki Amerikalı çiftçiler, eski dünyanın köylülerine bakarak orada yaşamadıklarına şükrediyorlardı.
1830'larda yoksul Avrupalıların rüyalarını süsleyen bir ülke olmaya başlayan ABD'ye gitme nedenleri sorulduğunda,
"orada kral yok" yanıtı vermekteydiler.
Napoleon, barbar memleketi
olan Korsika ölçülerine göre kibar bir aileden gelmiş olmakla birlikte, tipik bir karisyeristti. 1769'da doğdu; kraliyet ordusunun teknik yeterliliğin vazgeçilmez olduğu ender dallarından birinde, topçuluk alanında salim yakayı sıyırmayı başardı ve Paris'te işe yarar bağlantılar geliştirme
yeteneği, bu sıkıntılı günlerden sonra ona yardımcı oldu. Kendisini sivil otoritelerden bağımsız hareket eden Cumhuriyet'in birinci asker kişisi yapacak olan 1796 İtalyan Seferi'nde şansı yaver gitti. 1799 yılının yabancı işgalleri Oirektuvar'ın güçsüzlüğünü ve kendisinin de vazgeçilmezliğini ortaya koyunca, iktidar yarı yarıya kendisine teslim edilmiş, yarı yarıya da kendisi tarafından ele geçirilmiş oldu. Birinci Konsül oldu; ardından ömür boyu Konsül ilan edildi; ardından İmparatorluğa getirildi. Kendisinin gelmesiyle birlikte, sanki bir mucize olmuş gibi, Direktuvar'ın çözülmeyen sorunları çözülür hale geldi. Birkaç yıl içinde Fransa'nın bir Medeni Kanun'u oldu, kiliseyle anlaştı ve hatta burjuva istikrarının en çarpıcı simgesi olan Merkez Bankası'nı kurdu. Böylelikle dünya ilk laik mitine kavuştu. Yaşlı okurlar ya da eski adetlere bağlı ülkelerdeki okuyucular, Napoleon mitinin yüzyıl boyunca nasıl yaşadığını bilirler: Orta sınıftan hiçbir
ev, onun büstü olmadan tamam sayılmazdı ve nüktedan, zeki broşür yazarları şaka yollu da olsa onun bir insan değil, bir güneş-tanrısı olduğunu ileri sürerlerdi .
1800 ile 1815 yılları arasında Napoleon, birliklerinin yüzde 40'ını kaybetti. Bunların üçte biri firar yoluyla olmuşsa da, kayıpların yüzde 90-98'ini muharebe sırasında değil, aldığı yaralar, hastalık, bitkinlik ve soğuk yüzünden ölenler oluşturuyordu.
Özetle bu ordu, bütün Avrupa'yı, yalnız böyle yapabilme yeteneğinde olduğundan değil, böyle yapmaya mecbur olduğu için, ani ve şiddetli hamlelerle fethetti.
Gerçek bir kentli, çevresini kuşatan taşraya, zeki ve bilgili birinin, güçlü, kalın kafalı, cahil ve aptal kişilere duyduğu küçümsemeyle bakardı.
Kavrayışlı ve daha okuryazar olmakla gurur duyuyorlardı ve muhtemelen
de öyleydiler.
Ne var ki yaşam tarzları nedeniyle çevrelerinin dışında olup bitenler hakkında hemen hemen köylerde sıkışmış kalmış olan köylüler kadar cahildiler.