Aslında buraya gelişigüzel bir inceleme yazmak pek hoş olmasa da ben de bir nebze disconnectus erectus olarak yazmaya girişiyorum. Zaten depresif bir dönemdeyken sizleri daha da boğabilecek bir kitap. Hayata karşı tutkunuzun olduğu dönemde ise boş yere tutkunuzu sönümlendirebilecek bir kitap. Yani, bu kitabı okumanın ne doğru bir zamanı ne de doğru bir yöntemi vardır. Şahsen şarkı kısmında kitabın dünyasından koptuğum bir dönem oldu. Oğuz Atay’ı okumaya ilk bu kitapla başlanır mı? Neden olmasın… Ben kitabı bitirebilmek adına çok çabaladığını hatırlıyorum. Tutunamayanlar olarak bir sırrımız olsun, atladığım sayfalar oldu… Doğru zamanda doğru kitaplar okumanın şans olduğuna inanıyorum. Eğer okumayı düşünüyorsanız umarım sizler için doğru zamandır. Keyifli okumalar…
Bu kitabı seneler önce hayata karşı umutsuz ve mutsuzken okumuştum. Küçük Prens, Simyacı ve Martı Jonathan üçlemesi yaparak ufak bir kür ile tedaviye aldım kendimi. Hala umutsuz hissettiğim vakitlerde Martı’dan alıntılar okumaya çalışırım, aklıma getirdiğim sahneleri ile hayata bir nebze daha tutunurum. Hatırlamayı en sevdiğim parça ise bazı arkadaşlıkların zamanın ve mekanın üstüne olduğudur. Bu sayede birçok kırgınlık kısa sürede son buluyor. Zamanın ve mekanın ötesinde arkadaşlıklar kurabilmek dileğiyle. Keyifli okumalar…
Birçoğumuzun bildiği “Olmasa Mektubun” adlı şarkı ile tanışmıştım Murathan Mungan’la. Uzun süre boyunca şiir okumadığımı fark ettiğimde de kendisinin şiirlerini okumak istedim. Post modernist eserlerden pek hoşlanmasam da birçok satırından oldukça etkilendiğimi belirtmeliyim. Şimdiden keyifli okumalar…