1900’lü yılların başındaki Amerika’nın toplumsal yapısı kitapta oldukça belirgin. Kölelik resmen kaldırılmış olsa da sınıf ayrımının hâlâ çok keskin olduğu bir toplum anlatılıyor; işçiler bir tarafta, burjuva sınıfı diğer tarafta.
Hikâyenin merkezinde Martin var. Hayatının büyük kısmını denizlerde geçirmiş, güçlü ama eğitim açısından eksik bir genç. Bir gün bir kavgada Arthur Morse’u kurtarınca Arthur onu ailesiyle tanıştırmak için akşam yemeğine davet ediyor. İşte Martin’in hayatını değiştiren olay da burada başlıyor. Çünkü o akşam Arthur’un kız kardeşi Ruth’la tanışıyor ve ilk görüşte ona âşık oluyor. Aslında Martin sadece Ruth’la değil, aynı zamanda burjuva dünyasının gerçek yüzüyle de o akşam tanışmaya başlıyor.
Ruth da başta kabullenmek istemese de Martin’den etkileniyor. Fakat onu olduğu gibi kabul etmek yerine kendi sınıflarına uygun bir erkeğe dönüştürmeye çalışıyor. Yani Martin’i eğitmek, değiştirmek ve “daha saygın” biri hâline getirmek istiyor.
Martin ise Ruth’u hak edebilmek için kendini geliştirmeye karar veriyor. Durmadan kitap okuyor, öğreniyor ve kısa sürede büyük bir entelektüel dönüşüm geçiriyor. Sonunda da yazar olmaya karar veriyor. Ama bu süreç hiç kolay geçmiyor. Çevresinde ona gerçekten destek olan kimse yok. Ruth yanında gibi görünse de aslında onun yazarlığını pek ciddiye almıyor ve daha “garantili” bir iş bulmasını istiyor. Hatta Martin hakkında çıkan bazı dedikodular ve iftiralar sonrası onu terk ediyor.
Martin bu süreçte fakirliğin ve açlığın en zor hâllerini yaşıyor ama yazmaktan ve düşüncelerinden vazgeçmiyor. İnandığı şeyler için direnen bir karakter. Zaman geçtikçe yazdıkları kabul görmeye başlıyor ve sonunda ünlü bir yazar oluyor. Fakat ilginç olan şu: Martin başarıya ulaştığında artık eskisi kadar mutlu değil. Çünkü etrafında
Vaktiyle biri ona, “Hayaletler, ölü olan ve duygusu kalmadığı için ölü olduğunu bilmesine imkân olmayan kimselerin ruhlarıdır,” demişti. Martin’in aklına bu geldi ve bir an durup, acaba ben de bir ölüyüm de bunun farkında mı değilim, diye düşündü.
Ruth’u şimdiye kadar sanki hiç bu kadar güzel, bu kadar ince, bu kadar sağlıklı görmemişti. Yüzüne hayat gelmişti ve sonsuzluğu ilk defa içlerinde gördüğü gözleri onu tekrar tekrar kendine çekiyordu. Çoktandır bu sonsuzluğu unutmuştu; bilimsellikle dile getirilen tüm gerçekler hiçbir söze ihtiyaç duymadan Ruth’un gözlerinde duruyordu. Onlara baktığında tüm tartışmalar, çatışmalar kaybolup gitti ve orada aşkı gördü. Martin’in gözlerinde de aşk vardı ve aşk tartışılamazdı. Onun tutkuyla sarıldığı doktrini de işte buydu.