Bir keresinde kendimi öldürmek istedim. Kızgınlıktan değil. Kızgınlık beni daha hızlı çalıştırırdı. Korku da değil. Tiksinti, Howard. Dünya tümüyle su altındaymış, o su da hareketsizmiş gibi bir tiksinti.
Lağımlardan taşan, her şeyi kemirip çürüten, gökyüzünü bile, benim beynimi bile çürüten bir su. Öyle zamanlarda, o kedi yavrusuna bakardım. Benim nefret ettiğim şeyleri bilmiyor o, diye düşünürdüm.
Asla bilemeyecek. Temiz o. Salt anlamda temiz. Çünkü dünyanın çirkinliğini anlayamıyor.
"Dünyada mutluluk olamaz diyen insanları düşünüyordum. Yaşamakta bir neşe bulabilmek için nasıl çabalıyorlar, Bak ne mücadeleler veriyorlar. Bir canlı yaratık neden acıyla yaşasın. Bir insanın kendi sevinci dışında herhangi bir amaç için yaşamasını kim, ne hakla isteyebilir? Her insan onun peşindedir. Vücudunun her zerresi onu ister. Ama hiç bulamıyorlar işte."
Savaş çok kötü bir kavram, diye düşünüyordu Steven Mallory. Savaşta bir şan şeref yok, ordular dolusu insanda da bir güzellik yok. Ama bu bir savaştı yine de. Şu insanlar bir orduydu ve savaşıyorlardı. Üstelik bu savaş, katılan herkesin hayatında yer almış tecrübelerin en yücesiydi. Neden? Farkın kökü neredeydi, bunu açıklayacak kural neredeydi?
"Seni seviyorum, Dominique. Seni o kadar çok seviyorum ki, benim için hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Senin bile. Bunu anlaya biliyor musun? Yalnız kendi sevgim önemli, senin cevabın değil. Senin kayıtsızlığın bile değil. Dünyadan hiçbir zaman fazla bir şey almadım. Fazla bir şey istemedim.
Aslında hiçbir zaman, hiçbir şey istemedim. Yani katıksız ve bölünmemiş biçimde, ültimatom haline gelen bir arzuyla, 'evet' ya da 'hayır' cevabı alabilecekken 'hayır'a dayanamayacak biçimde, 'hayır' gelirse varlığımın son bulacağı biçimde istemedim. Sen O'sun işte bana."