Yine bir dönüm noktasındayım (karlar eriyor, güneş parlama yolunda, bitkilerim baharı çağırıyorlar…) ve sen, depderin, içimdesin.
Koyu kırmızıların benim hâlâ…
Sana o gün arabada söylediğim ve pek “kelek” bulduğun lafın anlamı da burada yatıyor: Bana kararsızlıkla gelmemelisin. Geleceksen, özgürce ve bilinçli bir isteklilikle gelmelisin.
Bunların eksikliğinden dolayı yitirmedik mi yitirdiklerimizi?
Gerçekten de, bir çocuk oyun oynamıyorsa, bu çoğunlukla bir şeyin onun çocukluk etmesine ve dolayısıyla kaygısız bir biçimde içsel oluşumu için gerekli ve mümkün özdeşleşmeleri yaşamasına engel olmasındandır.
Oyun özellikle küçük bir çocukken insanın henüz göze alamayacağı senaryoları sahneleyebilmesine izin verir: bir prenses olmak, en güzel, en sevilen ya da Külkedisi gibi beyaz atlı prensle evlenerek kraliçe olacak küçük bir çocuk olmak gibi. Oyuncak bebek ve girip çıktığı kılıklar aracılığıyla, burada giysinin bir duyguyu, bir gücü, ruhsal olarak iz bırakacak bir ideali pekiştirdiği kadınlıkla ilişkinin başladığını anlamak hiç de zor değil. Oyun kişilik oluşumunun zeminidir.