*Spoiler içerebilir
Yarı kurgu yarı gerçek olayları içeren bu Yalom romanıyla, Spinozanin yegane değeri ve ölçütü olduğunu düşündüğüm akıl ve özgürlük için her türlü alışkanlığı, içinde bulunduğu toplumu ve tutkularını nasıl reddedip aklın yolunda batıldan uzak bir hayat sürdüğüne şahit oldum. İçinde bulunduğu yahudi cemaatini düşününce aforoz edilmeyi göze alarak fikirlerini yine de ifade etmesi, aklın yolunu savunması Spinoza'ya olan merakımı kat kat arttırdı (Evet başlarda kitaplarını yayınlarken isimsiz bir şekilde yayımlamış, fakat o dönem için anonim olmamak demek ölüme atlamak demekti)
Rosenberg karakterine baktığımda insanın bir yere ait olma ihtiyacının doğru bir şekilde karşılanmamasinin ne kadar tehlikeli olabileceğini, aklin ve mantığın önüne nasıl set vurduğunu fark ettim. Ama kitabın bana öğrettiği en güzel seylerden biri şuydu; dünyayı yorumlarken zihnimizin içine hapsolmuş durumdayız, ve biz bu zihni kusursuzlastırmakla yükümlüyüz. Bunu doğaya yani tanrıya karşı tek sorumluluğumuz olarak düşünmeliyiz.
Doğa-tanrı, Panteizm kavramıyla var oluşumuzu açıklayan Spinoza, Epikür'ün ataraxia dediği duruma zihnimizi kusursuzlastırmaya çabalarsak varacağımızı söyler. Tutkularınız aklınızı yönetmeye başlıyorsa, aklınızı tutkuya çevirin gibi bir ifadeyle bunu yapabileceğimizi söyler.
Spinoza bu kitaptan sonra fikirlerini en çok merak ettiğim filozof olsa da, panteizmin beraberinde determinizmle geldiği, nedensellik ağı içinde her hareketin bir sebebinin açıklanabileceği fikrine hala tam olarak açık değilim, açık olsam da bu sanırım korkutucu geliyor.