Kısa bir süre önce okuduğum Sartre’ın “Özgürlük Yolları” üçlemesini daha ilk kısımlarda anımsattığı için romanı beğenmeme ihtimalimin olamayacağı kabulüyle çevirdim sayfaları. Yazar, Sartre gibi varoluşçu entelektüellerin de topluma yön verdiği 20. yüzyıl Fransa’sında yaşamış ve yazdığı oyunlarda varoluşçuluğun temel problemi olan “anlamsızlık” temasını işlemiş ki bu romanında da aynı tema devam ediyor egemen olmaya.
Karakterimizin yüklü bir mirasa sahip olduktan sonra 35 yaşında hayattan çekilmesiyle başlıyor konu. Buradaki “miras”, yazar tarafından uydurulan gelişigüzel seçilmiş bir etken değildir; dayısından kalması dışında miras hakkında hiçbir bilgi verilmemiştir ve zaten devam eden sayfalarda da akrabaları ile konuşmadığını söyler karakter. İlk absürtlük burada çıkar karşımıza, neden Amerika’daki dayısının mirası, onun ailesi tarafından başka bir kıtadaki karakterimize ulaştırılmıştır? Yukarıda belirttiğimiz “hayattan çekilme” tabiri, işte bu garip mirasın simgelediği “iletişimsizlik” yüzünden olur. Konuşmadığı akrabalarından kendi isteği dışında mirası alır ve konuşmama durumu devam eder. Karakterimiz zaten sosyal ilişkilerde başarılı olamayan bir adamdır; ne arkadaşı ne de sevgilisi vardır, dost sandığı kişiler de aslında çalışma arkadaşlarından başkası değildir ki işten ayrıldıktan sonra artık ortak bir noktaları kalmayınca onlarla olan iletişimi de son bulmuştur. Artık parasından başka bir şeyi yoktur ve tabii boşluğu doldurmaya çalışan o iç sesi:
“Hiç düşünmemeye söz vermişken, bir de baktım çok fazla düşünüyorum, düşünmemek daha bilgecedir, çünkü işin aslını ararsanız, kimse bir şey anlamaz bu düşünce denen şeyden.” (s.21)
Genç yaşta yapacak işi gücü kalmadığı için artık kafasındaki o dırdırcı ses aktif olur ve yıllarca bilinçdışında saklı kalan hisleri