Sanki sihirli bir el her şeyi yoluna koyacakmış gibi nazlı nazlı yaşıyordu. Oysa hayat naz maz tanımıyordu. Kendimden biliyordum. Hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. O zaman anlardın işte büyümek neymiş. Nasıl acı ve erken bir şeymiş.
Bir yerlerde aşk diye bir şey olacaktı dedim kendi kendime.
Yoksa hiç olmamış mıydı dedim.
Bu dünya ne boktan bir dünya, olmayan şeylerin imparatorluğu dünya diye mırıldandım. Ama olamaz, bir yerde aşk vardı, yaşadım, oradan biliyorum diye mırıldandım.
Ama gerçek buydu, lanetliydim, doğduğum günden beri güzeldim. Aynı zamanda da zekiydim. Ama güzelliğim gibi zekam da henüz bir işe yaşamamıştı. Ya zekamı kullanabileceğim fırsatlar karşıma çıkmıyordu ya da ben nerede kullanmam gerektiğini bilecek kadar zeki değildim. Aslında zekamdan çok güzelliğime güveniyordum. Güzelliğimi kullanmak zahmetsizdi. İspat etmem gerekmiyordu, hemen görülüyordu. Hem zaten zekamı isteyen de yoktu.