Feminizm, kadınlarla erkeklerin eşit haklara, fırsatlara ve saygıya sahip olması gerektiğini savunan bir düşüncedir. Üstünlük değil, eşitlik ister. Kimsenin cinsiyeti yüzünden geride kalmamasını savunur.
Ama “Sen neden feminist değilsin?” diye sorduğumda, kendini eğitimli ve gelişmiş sayan insanların yüzünde tuhaf bir tedirginlik beliriyor. Sanki bir fikir akımını değil de inançlarını değiştirmelerini istemişim gibi. Özellikle bazı evli kadınlar, evlenmiş olmanın feminizmle çeliştiğini düşünür gibi davranıyor; sanki feminist olmak eşine karşı bir tavır almakmış gibi.
Öte yandan, toplumun başka bir köşesinde bambaşka bir yargı dolaşıyor: Uzun süre bekar kalmış ya da boşanmış bir kadın zaten feministtir, hem de küçümseyici bir etiketle. Gerekçe hazır: kocasızlık. Böylece tuhaf bir çifte açmaz doğuyor. Koca bulamazsan (ki bilirsiniz kadınlar her şeyi i, o yüce o kutsal varlık olan erkek kişisini bulmak için yaparlar, o yüzden "bulmak" fiilini kullanıyorum) feminist olman “normal” sayılıyor; bulursan feminist olamayacağın varsayılıyor. Kadının düşüncesi, inancı ve tercihi değil; medeni hâli konuşuluyor.
Oysa fikir akımları insanların özel hayatlarından bağımsızdır. Feminizm bir medeni hal meselesi değil, bir adalet meselesidir. Evli ya da bekar, kadın ya da erkek fark etmez: Feminizm, herkes için eşitlik talep eder.
Kısacası, bütün gürültünün içinde unutulan basit bir gerçek var: Feminizm eşitliktir. Başlangıcı da amacı da budur.