Eylül’ün edebiyatımızda ilk psikolojik roman olması hep ilgimi çekmişti ve yorumları okuduğumda da kendi kendime nedir Eylül’ü bu kadar unutulmaz kılan diye sormaya başlamıştım. Kitabı okudukça bazı yönlerini çok sevmemle birlikte bazı sayfalarda gerçekten sıkıldım. Sizlere bu detaylardan incelememde bahsedeceğim. Eylül’ü okurken her ne kadar olaylar üç karakter etrafında dönüyor olsa da dördüncü bir karakter olarak da İstanbul bizi karşılıyor kitapta. Özellikle yazarın güzel betimlemeleriyle İstanbul’u o zamanlarındaki gibi zihnimizde canlandırabiliyoruz. Benim okuduğum basımda (Bkz. Can Yayınları Günümüz Türkçesiyle Eylül) bir de İstanbul’un o zamanlarının fotoğraflandığı kartpostallar vardı ve okuduğum her şeyi gözümde canlandırıp hemen bir sonraki sayfada kartpostalını görebilmek çok hoşuma gitti. Ben orijinal metin dilinde okumadım ancak bu metnin tadı da ayrıydı. Çeviri yapılırken de metin o güzel betimleme özelliğini kaybetmemiş diyebilirim. İçeriğe gelecek olursak kitap boyunca Suat ve Necip’in imkansız yasak aşkına tanık oluyorsunuz imkansız yasak aşk dediysem de böyle günümüz dizilerinde ya da kitaplarında bahsedildiği gibi bedensel ve ruhsal bir aşk değil, sadece ruhsal bir aşk. Kahramanlarımız aşklarını sadece gözleriyle anlatıyor çünkü Suat evli ve aşık olduklarını bu yüzden gizliyorlar. Necip ve Süreyya çok yakın arkadaş olduğu için Necip sürekli Suat ve Süreyya’nın evine gidiyor, onlarla birlikte bizi de okudukça büyüleyen İstanbul gezilerine çıkıyor ve Suat’a aşık olduğunu beraber oldukları tam da o anlarda hissediyor ve bu hissi Suat’a da gözleriyle anlattığına şahit oluyoruz daha sonrasında bu ikili arasında kitap boyunca okuyacağımız alevli bir aşk başlıyor. Romanın psikolojik bir roman olması dolayısıyla da çokça karakter tahlillerine yer verilmiş.