O bir harptı; tek hayatı ve bilinci, telleriydi; müzik ise arasında aktığı o telleri hatıralar ve hayallerle titreştiren bir seldi. Sadece hissetmek değildi bu. Bir biçime, renge ve ışınıma bürünmüş olan duyuları, hayal gücünün hayale cüret ettiği her şeyi yüce ve sihirli bir yoldan somutlaştırıyordu. Geçmiş, bugün ve gelecek birbirine girmişti.
Denizden yükselmiş dev buzulların güneşin altında parıldadığı donmuş okyanusta kürek çekiyordu. Antik bir gemi enkazını yakan mavi alevlerin ışığında, ukuleleleri çınlatanların ve tamtamları gümletenlerin söylediği medeniyet öncesi döneme ait aşk çağrıları eşliğinde hula dansı yapıyordu. Duygusal, tropik bir geceydi. Arkada yıldızların altında bir yanardağ kraterinin silueti göze çarpıyordu. Yukarıda soluk bir hilal vardı ve ötelerde güneyhaçı parlıyordu.
Güneş ışınlarının yıkadığı yabancı limanlara girdi, hiçbir uygar insanın görmediği barbar kavimlerin seyyar pazarlarında dolaştı. Sıcak denizlerde geçirdiği yaprak kıpırdamayan gecelerden bildiği baharat adalarının kokularını burun deliklerine doldurdu; küme küme palmiyelerle dolu küçük mercan adalarını ardında bıraktığı turkuvaz rengi denizde, küme küme palmiyelerle dolu başka küçük mercan adalarına doğru ilerlediği uzun tropik günler boyunca kuzeydoğu alizelerine vurdu. Düşünce hızıyla gelip geçiyordu görüntüler.
Müzikten olağanüstü etkileniyordu. Sert bir içki gibi duygularının cüretini alevlendiriyor, hayal gücünü ele geçiren bir uyuşturucu gibi göklerdeki bulutların arasına çıkarıyordu onu. Süfli gerçekleri ortadan kaldırıp zihnini güzellikle dolduruyor, zincirlerinden azat ettiği romantizmini kanatlandırıyordu.