Çulluk’u okurken Murat’ı sevmekte zorlandım. Baştan beri. Onu anlamaya çalıştım ama içime sinmedi. Çünkü Murat, Münevver’in kendisini sevdiğini bildiği hâlde ona dürüst davranmıyordu. Ne onunla evlenmeyeceğini açıkça söyledi ne de başka birini sevdiğini. En rahatsız edici tarafı da buydu: Net olmamak. Bir insanı açıkça reddetmemek ama umutlandırmaya da devam etmek.
İstanbul’dan ayrılırken bile Münevver’in içinde bir ihtimal bırakıyordu. Bilerek mi yaptı, kaçtığı için mi oldu bilmiyorum ama sonuç değişmiyor. Münevver umutlandı. Ve bu umut Murat’ın sessizliğiyle beslendi. Bu yüzden Murat’ı okurken empati kurmakta zorlandım. Çünkü bazı suskunluklar masum değildir; sadece sorumluluktan kaçmanın başka bir yoludur.
Esma meselesi ise bambaşka. Murat’ın uğruna bu kadar çabaladığı, varlığını merkeze koyduğu Esma’nın ölümü beni yordu. Nefessizlikten ölmesi, sessiz, çaresiz bir sonla hikâyeden çekilmesi… Orada kitap benim için aslında bitti. Çünkü anlatılmak istenen duygunun zirvesi oydu. Devam etmesine gerek yoktu gibi hissettim.
Ama kitap bitmedi.
Son sayfalara geldiğimde şok yaşadım. Çünkü iki boş sayfa vardı. Gerçekten boş. İlk refleksim şuydu: “Devamını basmayı mı unuttular?” Sayfaları tekrar tekrar çevirdim. Bir şey mi kaçırdım, eksik mi okudum diye düşündüm. Çünkü bu şekilde bitmiş olamazdı.
Eğer yanlış anlamadıysam ki bundan hâlâ emin değilim. Murat da kitabın sonunda İstanbul’a dönerken yolda, fırtına sebebiyle ölüyor. Ama bu açıkça yazılmıyor. Bu düşünceyi ben kurdum. Metin bunu ima ediyor ama kesin bir cümleyle söylemiyor. Ve belki de asıl rahatsız edici olan şey bu belirsizlik.
Okur olarak elimde net bir son yoktu. Sadece ihtimaller vardı. Bu da beni tatmin etmekten çok sersemletti. Esma’nın ölümünden sonra gelen bu muğlak final, hikâyeyi kapatmak yerine açık