Yıllardır kütüphanemde olan bir kitap, arkadaşım "mutlaka oku çünkü bizi anlatıyor" demişti(kitap okumayan birinden öneri almak çok garipti) hemen okumaya başladım.
Nora hepimiz gibi, kimsesiz, parasız, ve geleceği yok, hepimiz dediğime bakmayın, kitaba çekilenler hepimiz oluyor. Bir enstrüman dükkanında çalışıyor ve öyle muhteşem bir parası da yok, işten kovulunca kendi için kazdığı çukura biraz daha batıyor. Keşkelerle dolu çukur, işi ve kedisi onu çukurun kenarında tutan iki küçük dal. Her şey üst üste gelir ve Nora herşeyini kaybeder. İntihara karar verir.
Burda aslında Nora'yı asla yadırgamadım çünkü benziyorduk ve empati kurduğum zaman bunun gayet mantıklı olduğunu düşündüm. Hatta Nora'nın çoktan intihar etmesi gerekiyordu kedisi, işi onu hayatta tutan bahanelerdi ve bunlar da gidince Nora hemen akşamına eyleme geçiyor.
Ölüm anında(Bayan Elm'in dediği gibi) arafta kalıyor ve zihninde direk çocukluğunda en çok huzur bulduğu hayatının en kötü anını yaşarken sevecen kütüphaneci sayesinde kurtulduğu yeri görüyor ve sonsuz ihtimalden hayatının olduğu kitapların arasından seçimler yapıyor. Ağaç dalı gibi, en ufak seçimin nelere neden olduğunu her bir kitapta yaşayıp görüyor. Nora buraya geldiğinde bile o kadar karanlık ki merak edip başta seçmek bile istemiyor, sadece ölmek istiyor
"Ölüm dışarıda"
"İyi, o zaman oraya gitmeliyim. Çünkü ölmek istiyorum"
Nora yürümeye başladı.
Ama Bayan Elm başını iki yana salladı.
"O şekilde ölemezsin" "Nedenmiş o?" "Ölüme gidilmez. Ölüm sana gelir" Anlaşılan, Nora doğru dürüst ölmeyi bile beceremiyordu(s29)
Sonra vazgeçip hayatları yaşamaya başlıyor. Nora bazı hayatlar yaşıyor ve bu hayatların hepsi başkasının isteği üzerine yaşanıyor, mesela babası için yaşıyor, kedisi için, hoşlandığı bir adam ve abisi için yaşıyor sonrasında
Nora'yı sağ salim gören Bay Banerjee'nin pencereden bakan yüzü yavaşça ışımaya başladı. Yalnızca hayatta kalması bile onun için minnet duyulacak bir şeymiş gibi gülümseyerek sessizce, "Teşekkür ederim" dedi.
.....
Bay Banerjee'nin tebessümü genişleyip gözleri iyilik ve kaygıyla dolarken, Nara birini önemsemenin ve birileri tarafından önemsenmenin nasıl bir şey olduğunu hatırladı.
Yaşayamadığımız hayatların yasını tutmak kolay. Başka yeteneklerimizi geliştirmiş, bazı teklifleri kabul etmiş olmayı dilemek kolay. Daha çok çalışmış, sevmeyi daha iyi becermiş, paramızı daha iyi idare etmiş, daha popüler biri olmuş, o gruptan ayrılmamış, Avustralya'ya gitmiş, kahve teklifini reddetmemiş ve daha çok yoga yapmış olmayı dilemek çok kolay.
Edinemediğimiz arkadaşlara, yapamadığımız işlere, evlenmediğimiz insanlara, yapmadığımız çocuklara özlem duymak an meselesi. Kendimizi başkalarının gözünden görmek ve olmamızı istedikleri bin bir kişiye dönüşmüş olmayı dilemek için en ufak bir çaba gerekmiyor. Pişmanlık duymak ve sonsuza, zamanımız doluncaya kadar duymaya devam etmek çok kolay.
Ama esas sorun yaşamadığımız için pişmanlık duyduğumuz hayatlar değil. Sorun pişmanlığın kendisi . Büzüşmemize, kuruyup kalmamıza, kendimizin ve bütün insanlığın en büyük düşmanı olduğumuzu hissetmemize neden olan, pişmanlığın ta kendisi.
Olası hayatlarımızdan herhangi birinin bundan daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacağını bilemeyiz. O hayatlar yaşanıyor, evet, ama biz de yaşıyoruz ve asıl bu yaşantıya odaklanmalıyız.
Her yere gidip herkesle tanışamaz, istediğimiz her mesleği yapamayız tabii ama o hayatlarda hissedeceklerimizin çoğunu hissedebiliriz yine de. Kazanmanın nasıl bir his olduğunu anlamak için bütün sporları yapmamız gerekmiyor. Müziği anlamak için gelmiş geçmiş bütün müzik eserlerini dinlememiz gerekmiyor. Şaraptan zevk alabilmek için dünyadaki bütün bağların üzümleriyle yapılmış bütün şarapları tatmamız gerekmiyor. Sevgi ve gülmek, korku ve acı , bu hayattaki en geçer akçeler.
Gözlerimizi kapayıp önümüzdeki içeceğin tadını çıkarmak ve çalan müziği dinlemek yeterli. Şu anda olası bütün hayatlarda yaşadığımız kadar eksiksiz ve tam bir hayat yaşıyoruz, aynı türden