Konuşmalardan, görünüş ve davranışlardan
sağlam bir zırh yapacağım kendime,
böylece çıkacağım karşısına kötü insanların
korkmadan, hiç zayıflık duymadan.
Zarar vermeye çalışacaklar bana. Ama
bilmeyecek yanıma yaklaşanlardan hiçbiri,
yaralarım nerede, nerede incinebilir yerlerim,
göremeyecekler örtündüğüm yalanların altını.
Emilianos Monai’nin böbürlenmeleri bunlar.
Acaba böyle bir zırhı hiç yaptı mi kendisi?
Yaptıysa bile pek fazla giyememiştir onu,
yirmi yedi yaşında Sicilya'da öldüğüne göre.
"Elinden bir şey gelmiyor,
inanır görünmek zorunda onların bu yalanlarına,
elinden gelmiyor halka gitmek,
gidip bağırmak İbranilere,
onlara cinayetin nasıl işlendiğini söylemek."
İstediğin gibi yön veremiyorsan hayatına,
hiç değilse kalabalıklarla yüz göz olup
her yere koşuşturup türlü gevezeliklerle
onu rezil etmemeyi dene
elden geldiğince.
Rezil etme hayatını onu her yere sürükleyip
ilişkilerin ve alışverişlerin
gündelik budalalıklarında
onu öyle sergileyerek
sana sıkıcı bir yük oluncaya dek.
İskenderiyeliler biliyorlardı elbet
yapmacık sözler olduğunu bunların.
Ama ılık bir gündü, şiir dolu.
Gök soluk mavi,
eksiksiz bir sanat eseri
İskenderiye’nin Oyunyeri,
saraylılar görkem içinde,
Kesarion inceliğin, güzelliğin ta kendisi
(Kleopatra'nın oğlu, Lagideslerin kanı);
İskenderiyeliler koşuyorlardı şenliğe,
coşup bağırıyorlardı yaşa diye
Yunanca, Mısırca, kimi de Ïbranice,
kapılmışlardı bu güzel gösterinin büyüsüne –
bütün bunların gerçek değerini, bu krallıkları
ne boş şeyler olduğunu bilseler bile!