İşte bu genç adam, sağlığında dinletemediği parçayı karısının ruhuna duyurabilmek için, bu yabani ormanda ve bu mezarın başında, senelerden beri viyolonselini çalar.”
“Sevgilim”dedi,”mısralarım ki Hind’in ipeklileri kadar ince dokunmuş ve İran’ın kıymetli halıları gibi hünerli renklerle süslenmiştir,niçin senin kalbini heyecana getiremiyorlar?
Yasak Elma
Geçmiş zaman…
Eğer Havva o elmayı yememiş olsaydı,
bugün “bilgi” diye bir şey olur muydu?
Yılanın Havva’ya “ye” diye seslenmesi,
aslında bilgi ağacına yapılan bir çağrıydı.
Aklın sembolü olan yılan,
insana bilinç kazandırmak için bu yolu seçti.
Isırılan elma, sanıldığı gibi sadece bir günah değil;
bilginin kendisiydi.
Ve o ilk ısırık, insanın bilinç sıçramasının başlangıcı oldu.
Çünkü insan, yaptığı şeyin sonucunda
bilmek zorunda kaldı…
fark etmek zorunda kaldı…
uyanmak zorunda kaldı.
Bazen insan, en büyük öğrenmeyi
en sert kırılmalardan sonra yaşar.
İlk ısırılan elma ile birlikte
insan tabularını yıktı
ve dünyaya gönderildi.
Çünkü öğrenmek için acı şarttı.
Bir insan, sırf güzellik uğruna neleri göze alabilir?
Oscar Wilde, kendi düşünce dünyasını adeta Lord Henry’nin diline bırakmış.
İronik, ters köşeli ve duygusal zekâsı yüksek bir karakter üzerinden, insanın zihnini yavaş yavaş dönüştüren bir etki yaratıyor.
Dorian Gray’in Portresi, güzelliğe duyulan tutkunun bir insanı nereye kadar sürükleyebileceğini anlatıyor.
Estetiğe ve sanata duyulan hayranlık, Dorian’ın gözünde bir noktadan sonra saplantıya dönüşüyor.
Ve bu saplantı, güzelliğini kaybetmemek uğruna yaptığı akıl almaz seçimlerle şekilleniyor.
Kitap yalnızca bir hikâye anlatmıyor;
okuyucuyu, kendi ahlak anlayışıyla yüzleşmeye zorluyor.
Benim bu kitaptan çıkardığım en çarpıcı şey şu oldu:
Bazen ahlaklı olmak, karşı tarafın tahammül edemeyeceği bir duruşa dönüşebiliyor.
İnsanı doğruya yönlendirmeye çalışmak, karşı tarafta kibir ve kin uyandırabiliyor.
Ve bu durumda, ahlakı savunan kişi bile zarar görebiliyor.
“Sanat sanat içindir” anlayışıyla yazılmış bu eserde,
aşk bile yerini estetiğe bırakıyor.
Gerçek duyguların yerine, güzelliğin ve hazların konduğu bir dünya kuruluyor.
Ve insan ruhunun, güzellik uğruna nasıl yavaş yavaş satılabildiğini görüyorsun.
Bu hikâyede beni en çok sarsan ise Sibyl Vane’in saf ve karşılıksız aşkı oldu.
Çünkü o, bu dünyanın dışında kalan tek gerçek duyguydu.
Ama en sonunda anlıyorsun ki;
insan ne kadar kaçarsa kaçsın, ruhunun acısından kurtulamıyor.
Yaptığı hatalarla yüzleşmek zorunda kalıyor.
Dorian da tam olarak bunu yaptı.