"Onu yalnızca dokunarak, yalnızca koklayarak bile tanırdım ; kör olsam bile nefeslerinden, ayaklarını yere vuruşundan tanırdım. Ölmüş olsam bile dünyanın sonu gelmiş olsa bile tanırdım onu."
"Yeterince meraklı değildim.
Kültür, merak duygusunun ödülüdür.
Gayret göstermeyi bilmezdim, çabuk sıkılırdım, anlamaya çalışmazdım. Sanat eserleri karşısında çok duygulanırdım ama onlar kalpte kalırdı, kafaya çıkmazdı. Üst kata geçemiyordum. Yukarı
çıkan yollara değil, sadece aşağı inen yollara sapıyordum.
Bazı çok güzel kitaplar benim için kurşundan sayfalardı, onları
çevirecek gücüm yoktu."
"Ben mutlak serbestlikten yanaydım.
Ne Tanrı, ne efendi, ne metres, kimseye ait olmak istemiyordum.
Tüylerimi kabartıp kur yapmaya hazırdım ama yalnızca emelime
ulaşıncaya kadar. Daha sonra tören tüylerimi içeri çeker, kavga
pençelerimi dışarı çıkarırdım.
Sevgiden, aşk duygularının dışa vurulmasından korkardım, sarılmazdım. Kendimi kucaklamalara bıraktığımda, istila edilmekten, bir daha kendimi kurtaramamaktan korkardım, beni seven ve çoğu zaman geri çevirdiğim kadınların kollarında bile kendimi mahpus bulmaktan korkardım."
"Yepyeni bir tutkunun iniş çıkışlarına sürüklenmiş olsam da, bu fırtınanın ortasında Sylvie’yi terk etmeyi asla düşünmedim.
Onu terk etmek onu öldürmek demekti, o ki benim için ölürdü.
Beni kurtaran kadını öldüremezdim.
Birbirimiz için yaratılmıştık biz, benim için çok iyi, onun için ne yazık...
Onun nitelikleri vardı, benimse hatalarım.
Ona sık sık daha iyi birini, artık doğru olmasa bile ona hâlâ güzel olduğunu söylemeye devam edecek daima nazik bir kocayı hak ettiğini söyledim.
Her şeye rağmen, benimle birlikte yaşamayı tercih ediyordu.
Beni her şeye rağmen seviyordu.
Hatta bazen bir keman sesi beni benden alsa da, o benim müziğimin sürekli bası olarak kalmaya devam ediyordu.
Aynı şeyleri, aynı evleri, aynı insanları, aynı şarapları, aynı çiçekleri, aynı kedileri seviyorduk. Pierre Desproges bize siz gerçek bir çiftiniz derdi.
“Birinin zevki diğerinin neşesini besliyordu.”
O biri, her zaman bendim."
"Gözlerim sıradandı, ne mavi ne siyah, biraz yeşildi, sebze çorbası rengi.
Egoıne onları bir salyangoz pensine benzeyen bir aletle çekip
çıkardı. Masanın üstünde yuvarlandılar, erik gibi kupkurular. Gözyaşı keselerim bomboş.
Yaşarken çok ağlamak istediğim zamanlar oldu. Başaramadım.
Gözyaşlarımı içimde tuttum.
Ağlamaya başlar da duramazsam diye korkardım, taşarsam, kendimi bir gözyaşı selinde bulur ve boğulursam diye.
Katılığım göstermelikti, yufka yürekliydim. Duygusallık mı,
yapmacık bir duyarlılık mı? Kim bilir.
Buna karşılık ağlatmayı bilirdim.
Pek çok güzel gözü, mavileri, karaları, yeşilleri ağlattım. Arkasından teselli etmek gerekiyordu.
Her zaman bilemedim."