Her şeyin bir mevsimi vardır. Evet, yıkımın zamanı ve inşa etmenin zamanı vardır. Evet, susmanın zamanı ve konuşmanın zamanı vardır. Evet bütün bunlar. Ama başka? Başka? Bir şey, bir şey...
Ve nehrin iki yanında, on iki çeşit meyve üreten ve her ay meyve veren bir yaşam ağacı bulunuyordu; Ve ağacın yaprakları uluslara şifa vermek içindi.
Ve bir şeyi unutmayalım: Sizler önemli değilsiniz. Hiçbir şey değilsiniz. Taşıdığımız yükün günün birinde birilerine faydası dokunabilir. Ama çok eskiden, kitaplar elimizin altındayken bile onlardan aldığımız şeyleri kullanmadık. Ölülere hakaret etmeyi sürdürdük. Bizden önce ölmüş bütün o zavallıların mezarlarına tükürmeyi sürdürdük. Önümüzdeki hafta, önümüzdeki ay ve önümüzdeki yıl içinde birçok yalnız insanla tanışacağız. Ne yaptığımızı sorduklarında şöyle diyebilirsiniz: Hatırlıyoruz. Uzun vadede bu sayede kazanacağız. Günün birinde de öyle çok şey hatırlayacağız ki gelmiş geçmiş en büyük lanet olası buharlı kazıcıyı inşa edip gelmiş geçmiş en büyük mezarı kazacağız ve savaşı içine atıp üstünü örteceğiz. Haydi gelin şimdi, önce bir ayna fabrikası kuracağız ve önümüzdeki yıl sadece ayna üretip, onlara uzun uzun bakacağız.
"Bunun Avrupalıyla filan ilgisi yok. Demek istediğim kötü eğitiliyoruz biz. Bütün sakatlıklar, daha çocuk yaşta beyinlerimize doldurulan, herkesi öbür dünyaya yönlendiren hurafelerden kaynaklanıyor. Bu dünyayı bırakıp mevhum bir fikre yapışmışız. Öbür dünyadan dönüp de bize haber getiren var mı acaba? Anamızdan doğduk mu, ölene kadar ahiretimiz için ağlıyoruz. Yaşamak mı denir buna?"