Artık erken uyumuyorlardı bu şehirde de. En azından erken uyumayanlar da göze batacak kadar çoğalmıştı. Bir zamanlar, yatsı namazından sonra, yalnız camilerden dağılan cemaatin kalabalığına rastlanırdı. Ama bu kalabalığın dağılması uzun sürmezdi. Ve bu kalabalık bütün şehri kaplamazdı: zaten en yakın camilere gelmiş insanlar, hemen evlerinin dibindeki ya da birkaç ev, bilemedin bir sokak ilerdeki camiden hemen evine döner, sabah ezanını işitebilme, ezanla beraber uyanabilme hevesiyle hemen uyurdu. Eğer evlerine gitmeyi geciktirmiş birkaç kişi varsa, bunlar da sokaklarda dolaşmazdı, ya bir kahvede veya yaz günleriyse caminin serin avlusunda -ki bu avlularda genellikle `şadırvan havuzuʼ vardı ve suları gürül gürül akardı- otururlar, bir süre şundan bundan konuşurlar, daha çok Sahabilerle, evliyalarla ilgili menkıbeler anlatırlar, insanoğlunun bir daha ulaşamayacağı o görkemli günleri anarlar, içlerini derin, hoşa giden, merhametli bir hüzünle doldururlar, öylece duydukları hüznün ortaya çıkardığı incelmiş duyarlıklarla sessiz sedasız evlerine çekilirlerdi.
Elli yıl önce, arkadaşları zincirlenirken, o zincirlerden çıkan şıkırtılara benzer bir sesi işitiyorum, durmadan o sesi işitiyor, sallanıyor, Allah diyor...
Çünkü gelen her değişiklik, eski olanın üstüne bir cila, bir vernik çekiyordu. Boyunlarında zincirlerle sırf şapka giymeyi reddettikleri için başka şehirlere itile kakıla sürülen, oralarda asılan insanlar, bu hemşeriler, hatırlanmıyordu artık.