“Bu durumdan kurtulmak için kendi kendime bir oyun oynamaya başladım; cezaevinde yatmış olan edebiyat karakterlerini gözümün önüne getirmeye çalıştım. Ranzanın bir ucuna Meursault’yu oturttum, onun yanına, aralarında Fransızca konuşsunlar diye Jean Valjean’ı yerleştirdim. Biraz ötede Katyuşa ile Raskolnikov fısıl fısıl Rusça konuşuyorlardı, herhalde Nehludov’un ziyaretinden söz ediyorlardı. Keşanlı Ali duvarın dibine ilişmişti, Dr. B ise zihninden satranç oynuyordu.”
“Haddini bilmeyip de ay tanrıçasına âşık olan çobana verilen cezayı biliyor musunuz?”
“Hayır, duymadım” cevabını verdi. Tam da öyle tahmin etmiştim.
“Tanrıların çobana verdiği ceza kaderini bilmekti” dedim. “Gelecekte neler yaşanacağını, yarın ne olacağını bilmek! Bundan daha korkunç bir “ceza yoktur dünyada. Ölümden beter bir ceza vermek istedikleri için, tanrılar böyle bir şey düşünmüşler.”
“Arthur Koestler haklıydı galiba. Hiçbir ana, çocuğunu doğurduğunda onun bir gün öldürülebileceğini düşünmüyordu. Her insan, yaşlanacağını ve hayatını doğal bir ölümle sonlandıracağını sanıyordu ama yüz milyonlarcası başka insanlar tarafından öldürülüyordu. Sadece ikinci savaş elli milyon insanın canına mal olmuştu. Hem de dünyanın en uygar yerinde. Goethe’lerin, Schiller’lerin, Beethoven’lerin, Dante’lerin, Cervantes’lerin uygarlığında.”