yusuf ziya'nın suna'ya yazdığı mektubu okudum yine. 'yazmaktan başka çaresi olmayan tüm yaşama kusurluları gibi yazıyorum ben de' demişti. yıllar önce okurken kendime rastlamış olmalıyım ki altını çizmişim, çizdiğim gibi belleğime de kazımışım. şarkı, şiir, bir karakterin repliği fark etmiyor bazı cümleler insana kimliğini bulmuş gibi hissettiriyor, benim için de o cümle öyleydi. yıllar öncesinde ve şimdi. yazmaktan başka çaresi olmayan bir yaşama kusurlusuyum ben de en az yusuf ziya kadar. her yaş almanın somut bir değişimi var elbet ama ilk defa bir ömür birikintisini omuzlarımda yük gibi hissediyorum. gerçekten de yaşıyor olmak yaşamakla bağdaşmıyormuş . bugün uzun uzun yürürken attığım adımdan daha fazlasını düşündüm. hayatıma değen onca insan, onca yol, onca merhaba. alıp nereye sığdırsam bana bir yükten fazlası gibi görünür, bilmiyorum. her şeyi yerli yerine koymaya gerek yoktur gerçi , bıraktım dağınık dursun. Belki bazı hayatlar da böyle dağınık, böyle yarım ve böyle cevapsız kalmak içindir. bir kalıba ya da bir düzene sokmayacağım tüm bunları. yeni yaşıma merhaba diyip, her fani gibi bundan üç sene sonrasını olmadı beş sene sonrasını düşleyeceğim. başka yolları, başka merhabaları. hayatımda bulunup da varlığıyla ömrümü güzelleştiren tüm insanları. çünkü bu yaşama kusurlusunun düşlemekten başka bir çaresi de yok. merhaba yirmidört ve tüm sesli iç geçirten kaygıları.
Kamuran hakikatte seni seviyor olabilmem için;
senin ıhlamuru şekersiz içtiğini,
aklına bir şey takıldığında iki kaşının arasında beliren o ince çizgiyi,
sinirlenip kızdığında gözlerini ayırınca kirpiklerinin kaşına değdiğini,
mevsimlerden en çok sonbaharı sevdiğini,
sağ elinin serçe parmağının sol elinin serçe parmağından daha uzun olduğunu,
en sevdiğin kelimenin umut olduğunu,
umutsuzluğa düştüğünde ise kehf suresini okuduğunu,
Kamuran hakilkatte seni seviyor olabilmem için....