Yürüyorum; bir kokunun peşindeyim. Aslında o kokunun çağırdığı başka şeylerin peşindeyim. Karanlığa düşen ay ışığına gözlerim takılıyor. Şuaların düştüğü kara toprağın, nasıl da aydınlandığına bakıyorum. Ve her şeyde tefekkürü arıyorum
Camına dayandığım belediye otobüsü,
arada bir kulaklarımı tırmalayan korna
sesleri. Memnuniyetsiz bakışlar ve içten
içe mızmızlandığı anlaşılan yorgun
yüzler. Şakaklarımda migren habercisi
o damar atmasını hissediyorum. Bir an
önce eve varmak, eşikten içeri girmek
istiyorum. Bu rahatsız edici kalabalığa
daha fazla dayanamayıp bir durak
evvelden iniyorum. Ayaklarım sızlıyor,
midem dünden kalma bir bulantının
esaretinde bocalıyor.
Yürüyorum. Mis gibi kokan cadde ve
ayakkabılarıma yapışan sarı yapraklar,
yine de güzel bir şeylerin kaldığını
gösteriyor. Yüzüme dokunan tatlı esinti,
sanki zihnimdeki düşüncelere süpürge
çalıyor. Bir an, burnuma taze çekilmiş
kahve çekirdeklerinin kokusu geliyor.
Takip ediyor, kuru biberler ve türlü
baharatlarla tezyin edilmiş aktarda
buluyorum kendimi. Bir miktar kahve
almak niyetindeyim. Kahve çekilirken,
kokusuna bir başka rayiha karışıyor.
Biraz yosunu andırır kına; biraz ceviz yapraklarını. Biraz duvağa dokunur ucundan, biraz asker beresine çalar yeşili. Düğün arefesinin hüzünle karışık heyecanı, cephe yolunun gururla yoğrulan özlemidir kına. Bayramlarda hakka giden kurbanlık koyunların, kıvırcık al kâkülüdür yahut…