Filmini hiç izlememiş olsam dahi gayet güzel bir romandı. Godfather üçlemesinin en sevdiğim ve defaatle izlediğim filmler arasında olmasını bir kenara bırakırsak...
Filmi izlemek sahneleri zihnimde canlandırmama daha çok yaradı, o kadar.
Öncelikle bu eserde kutsanan unsur " aile" kavramı. Ailenin bir tür ideoloji hâline gelmesi de denebilir. Nitekim dünya tarihi bir yandan da ailelerin, hanedanların tarihidir. Aile, kişiyi toplumdan, tehlikelerden koruyan ilk ve tek sığınak. Birey, hele de göçmen olarak gelmiş, etrafı yabancılıklarla dolu olan bir birey ihtiyacı olan gücü ailesinde bulur. Toplumun seni kabullenmesi için, seni taşıması için hattâ toplumun sana yardım etmesi için bile bir güç sahibi olman gerekir. Toplum gerçekten zayıf olanları genelde ötekileştirir. Onlara küçümseyerek bakar. İstemeye istemeye yardım eli uzatır.
Dış dünya, saygı duymadığı zayıfları benimsemez. Vito Corleone ve oğlu Michael Corleone bu gerçeğin farkındadır. Sicilyanın köyünden Amerikaya gelerek bir imparatorluk kurmak kolay olmamıştır. Onlar için bugün bana yarın sana düsturunda dostluk ilişkileri de çok önemlidir. Neticede onlara dayanışma lâzımdır. Bu basit ilişkiler ağı ileride suç dünyasına uzanacaktır. Kendi ahlâkını kültürünü yaşayıp kendi adaletini sağlamak en büyük arzularıdır. Kendilerini bu şekilde yeni dünyaya kabul ettirmek, gördükleri amerikan rüyasının onlara salık verdiği tek şeydi.
Aile her şeydir. Kararlarını çoktan vermişlerdir. Aile için her şey mübahtır. Gerekirse savaşırlar. İhanet asla affedilmez.
Oysa diğer aileler daha hırslıdır. Başta Barzini ve Tattaglia aileleri olmak üzere bazıları daha kirli işlerde daha çok paranın olduğunu bilmektedirler. Corleone imparatorluğu ise elindeki politik nüfuzu bu işler yüzünden kaybetmek istememektedir. Şimdilik
Benim için yılın ilk kitabı oldu. Osmanlı İmparatorluğunun son elli yılının panoraması. 93 Harbiyle başlayan bir hikâye.
Yazarın şiirlerini okumuştum. Türkün Şehnâmesinden
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" kendisinin meşhur beyitidir.
Dolayısıyla yazarın kalemi güçlü, bol tasvirli bir eser. Konaklarda, yalılarda, köşklerde ve çay partilerinde sık sık dolaştırıyor. İstanbul'un kalburüstü, kalantor, iki yüzlü birçok insanı romanda yer bulsa da asıl karakter İstanbul oluveriyor. İstibdat, Meşrutiyet ve Mütareke İstanbul'u baş karakter Adnan'ın şahsında bütünleşiyor. Adnan milliyetçi, vatansever, dürüst ve namuslu bir hukuk mezunu olarak karşımıza çıkıyor. En azından sözlerinden bu anlaşılıyor. Onun diğer karakterlerden, diğer karakterlerin de birbirinden pek farkı olmadığını görebiliyorsunuz. İnsanları tanıdıkça hareketlerine şaşırmıyorsunuz.
Zenginin ve güçlünün etrafında pervane olanlar, içgüdülerinin emrinden çıkamayanlar, ülke işgal edildiği hâlde yalnız kendi rahatını düşünenler, fikirleri başka olsa da kişilikleri aynı olanlar...
Roman kadın-erkek ilişkilerine, evliliklere, aldatmalara çok fazla değiniyor. Bunlar, karakterlerin iç yüzünü gösterip herkesin çok bireysel ve bencil olduğundan dem vursa da romanın beni sıkan tarafı bu oldu.
Bazı pasajları, diyalogları ve tartışmaları çok beğendim. Romanın dili güzel.
Çoğu kişinin kabul ettiği gibi ben de en iyi Türk klasiklerinin arasına bu kitabı eklerdim. Bu romana sadece tarihî bir roman olarak bakabileceğimizi sanmıyorum. Psikolojik, sosyolojik tahlilleri çok. Yazarın tarih ve edebiyat birikimi belli oluyor. Bazı yerlerde kendimi biraz Emile Zola okuyormuş gibi hissettim. O çürümüş Paris'i
Üç İstanbulMithat Cemal Kuntay · Oğlak Yayıncılık · 20203,372 okunma
1666 yılında Molière, İnsandan Kaçan'ı yazmıştı. 1777-78'de ise J.J. Rousseau bu eserinin son bölümlerini yazdı. Kendi hayatı da kısa bir süre sonra sona erdi.
Mizantropluğun, merdümgirizliğin, inzivânın veya hepsini kapsayacak daha kestirme tabirle "yalnızlığın" edebiyatına oldukça âşinâyızdır. İnsandan kaçtıkça kendini kendinde veya doğada bulan insanların güzide eserlerini saymakla bitiremeyiz. Edebiyatın bir kanadı hâlihazırda bu tür eserlerle dolup taşıyor.
Rousseau'dan yüzyıl sonra, 1880lerde, Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt'ünde "Yalnızlığa kaç, dostum!" diye öğüt vermişti.
Nietzsche'den doksan yıl sonra da Oğuz Atay, Tutunamayanlar'da “Önce Kelime vardı,” diye başlıyor Yuhanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık..." diyecekti.
Rousseau'nun "Back to Nature" fikri meşhurdur. Thoreau'nun Walden eseri gibi o da her şeyden, insanlardan uzak bir hayat sürme çabasında olmuş. Vahşetin Çağrısı'na kulak vermiş. Kitabı okurken aklıma bu eserler de geldi. Bu kitap da 10 bölümlük yolculuk hikâyesi ve anılardan oluşuyor.
İnsanlardan, nefretlerinden, iki yüzlülerden uzaklaşmak zorunda hissetmiş kendini... Onlar gibi olmamak için. Onlara düşman olmamak için. Hep "ben ve diğerleri, ben ve onlar" üslubuyla konuşuyor. Bu derece soyutlanmak ve bundan keyif alabilmek zor ve ilginç olmalı. Kitaplardan ve yazı masasından bile sıkılıp sadece tabiatla iç içe olmak, çiçek toplamak, botanikle ilgilenmek, dolaşmak, çocukları sevmek. Bu, altmışlı yaşlardakilerin genel hâli ve birçok kişinin emeklilik hayali...
Issız bir bölgede, orman kulübesi
1781 yılına gidiyoruz. Goethe ile beraber Alman edebiyatının birkaç devinden biri olan Schiller'in ilk oyunu. Sahnelendikten sonra eserdeki eleştiri okları Dükün hoşuna gitmez ve Schiller'in oyun yazması yasaklanır. Genç şair, Stuttgart'tan kaçar.
Güçlü kelimelerle, şiir diliyle kurulmuş olan bu eserin konusu insanlığın en eski hikâyelerine kadar uzanıyor. "Baba katilliği ve kardeş katilliği..." Eserde bu ikisi Rahip Moser tarafından en büyük günahlar olarak nitelendiriliyor. Freud, Nietzsche ve Dostoyevski bu eseri eminim ki okumuş ve etkilenmiştir.
Kabil ve Habil hikâyesi, Yusuf ve Kardeşleri, Kral Oidipus, Romulus ve Remus, Sezar ve Brütüs, Hamlet, Babalar ve Oğullar, Karamazov Kardeşler... Tıpkı bu hikâyelerdeki gibi kadim mitler kendini Haydutlar'da hatırlatıyor.
Hikâyemizde saf, müşfik bir baba olan yaşlı Kont Moor var. Soylu bir aile. Onun büyük oğlu Karl ve küçük oğlu Franz. Karl'ın sevgilisi Amalia.
Küçük kardeş Franz kıskançlıklar, sahte mektuplar ve entrikalarla abisinin babasıyla ve sevgilisiyle arasını açmaya çalışır. Gözü efendilikte, mirasta ve abisinin sevgilisindedir. Tam bir nihilist imajı da çizer. Üstinsan olmak istemektedir. Amacına giden, en çirkin yol bile olsa denemektedir. İşlerini sinsice görür. Bir şeyleri yıkma ve hükmetme sevdasındadır. Şu sözler doğrudan ona aittir: "Hak en güçlü olanındır. Ve gücümüzün sınırları bizim yasalarımızdır."
Büyük kardeş Karl ise babasının gözdesi ve evinden uzaktadır. Entelektüel ve gururludur. Meyhanede içerken haydut Spiegelberg ile konuşur ve işleri kanunsuzlukla, sertlikle halletmeye ikna olur. Şartlar onu giderek haydutların reisliğine itmiştir. Bu haydutlar adalet savaşçıları mıdır yoksa iğrenç serseriler mi? Karl'ın amacı ilk olarak kötüleri, rüşvetçileri
Hayalin Derinlikleri anlamına gelen güzide bir kitap. Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi'nin bu kitabı, edebiyatımızda bence sıkça gözden kaçan eserlerden biri. 1910 yılında basılmış. Yazarın vefatından sonra da 1. ve 2. kısım birleştirilip yayımlanmış. Kitap; roman, şiir ve eski edebî geleneklerin beraber mayalandığı bir eser tadı veriyor.
Kitabı spoiler vermeden özetleyecek olursak varlık-yokluk, madde-mânâ, ruh-beden, elif-nokta gibi mefhumların arasında sıkışmış ve kafası karışmış isimsiz kahramanımız bir gün mezarlıkta dolaşırken oradaki bir kulübede Aynalı Baba isminde derviş bir zatla tanışır. Gün gün o adamın yanına gelir. Kahve içerler. Ney dinlerler ve kahramanın ruhu bu anlarda yolculuklara çıkar, rüyalara dalar.
Birinde kendini Hint padişahının oğlu olarak görür; birinde Ayasofya Camiinin müezzinidir; birinde Çin'dedir; birinde Zerdüştlükteki iyilik ve aydınlık tanrısı Hürmüz'ün (Ahuramazda) ordusunda askerdir; birinde Anka kuşunun sırtındadır; birinde Antik Yunan filozoflarıyla sohbettedir.
Kitapta kadim doğu bilgeliğiyle batı bilgeliği harmanlanmış görünüyor. Modernleşme krizi ve savaşlar sonrası yıkılış devrine giren Osmanlı İmparatorluğu, hakikati yine geçmişte aramakla yüzleşmektedir. Kitapta dindarlık taslayanlar da eleştirilir. Sosyal meselelere de değinilir. Eski masalsı hikâyeleri, ezoterik unsurları seviyorsanız bu eseri de seversiniz. Dil açısından da lezzetini pek yitirmemiş bir dil kullanılır. Güzel gazeller ve şiirler de mevcut. Bu eserin, edebiyatımızda hak ettiği yeri pek bulamamış bir eser olduğunu düşünüyorum.