Bir gün gelir uyku gayyâlarından uyanır gibi gözümüzü açar karşımızda bir çift göz görürürüz, kulağımız pek âşinâ bir ses duyar. Kader ölçeklerinin dolduğu, nasip tezgâhlarının tamamlanmış bir dokumayı ortaya attığı bir andır.
Anadolu'yu vermek iddiasında ama, oradan tamamıyla kopmuş bir ruhla yorumlanmış... Köylü kadınımız "çamaşır" demiyor da "içsel giysi" diyor. Misafirine "davetlim" demeyip, "çağrılım" diyor. Sonra da, böyle bir dil ile eser yazan zavallı, kendisini bu milletin çocuğu sanıyor.
Milletinin heyecanını, milletinin zevk ve temayüllerini terennüm etmeyen sanatçı da, beynelmilel bir şöhret olabilir fakat Türk milletinin gönlünde taht kuramaz. Bir Yunus'u, bir de Mevlâna'yı düşününüz. Mevlâna elbette dünya çapındadır. Ama milli değildir. Ya Yunus, ya o "Türkmen Kocası"? İşte o millidir. Türk ruhunu, Türk imanını o dile getirmiştir. Çünkü Türk milletinin dili ile seslenmiştir. Gerçi Yunus bir zirvedir; bu sebeple müstesna sayılabilir. Fakat milletinden kopmamış küçük büyük bütün sanatçılar ölmemiş, unutulmamıştır. Halk onları gönlünde ve zihnin yaşatmıştır.