Sepetçioğlu, hiç şüphesiz romancılık hususunsa zirvede yer alan bir isimdir. Onu tanıyanlar bilirler; kitaplarını okumaya başladığınızda sizi zamandan koparır, kitabın içine hapseder. Kitabı kitabın içinde yaşarsınız. Kahramanlar siz olur, siz kahraman oluverirsiniz. Tabii ki bu yazarın tasvir kabiliyeti ile de alâkalı. Yazarımız öyle güzel betimlemeler yapar ki romanın sayfaları gözünüzün önüne bir sinema perdesi gibi açılır ve akmaya başlar. Bu noktada size sâdece kitapla hemhâl olmak düşer.
Bizim Yunus, Yunus Emre... Türk halk edebiyatının en güçlü seslerinden biri aynı zamanda bir tasavvuf ehli. Onun ilahilerini duymadan, dinlemeden olduğu yaşa gelen yoktur sanırım. Yunus Emre, Türk'ün hafızasında hâlâ diri, şüphesiz bu da kullandığı dil ile alâkalı. Yunus Emre deyişleri, ilâhileri okunduğunda bugün dâhi çok rahat anlaşılmaktadır. Bugün dahi okuyanının fazla olduğunu ümit ediyorum.
Roman, romancının tarihî vakalara hakimiyeti ile daha güzel bir hâl almakta. Selçuklu'dan arta kalan parça parça olmuş Anadolu topraklarında, Moğol zulmü altında, "Horasan Erenleri"nin devlet kurmak için verdiği gayretlerden izler taşımakta. Adeta arıların bir peteği örmesi gibi "tahta kılıçlılar"ında önce gönülleri sonra toprağı bir petek gibi ördüğü, Anadolu'yu Türk'e yurt eylediği görülmekte. Şunu çok rahat ifâde edebilirim ki romandan "tarih şuûru" fışkırmakta. Zaten okuyan bunun lezzetini alacaktır.
Diğer yandan, Yunus deyince tabii ki akla gelen; "bir garip âdem" olan Yunus ve onun içindeki Yunus. Kendi deyimiyle "bir ben vardır bende benden içeri" dediği husus da romanda çok ince ve güzel işlenmekte. Yunus ve içindeki Yunus'un diyalogları ibretlik hikâyelelerle, hayata dair nasihâtlerle dolu.
Yunus'un içindekine, ister Yunus deyin, ister nefis; bu sizin muhakeme