Acılarımızda çeşitli ikiyüzlülükler vardır. Birinde, sevdiğimiz bir kimsenin ölümüne acımak bahanesiyle, kendi yoksulluğumuza ağlarız; o ölünün hakkımızdaki iyi duygularını düşünerek acınırız, malımızın, zevkimizin, saygınlığımızın azalmış olmasına ağlarız. Böylece yalnız diriler için akan yaşların şerefi ölülere gider. Bunun bir çeşit ikiyüzlülük olduğunu söylüyorum, çünkü bu türlü acılarda insan kendi kendini aldatır. İkiyüzlülüğün bir başka türlüsü vardır ki, bu derece masum değildir, çünkü herkesi aldatır; bu, güzel ve ölümsüz bir yasa özenen bazı kimselerin acısıdır. Her şeyi silen zaman, gerçekten duydukları acıyı söndürdükten sonra da ağlayıp sızlanmaları dinmez; somurtkan bir hal alırlar ve bütün hareketleriyle herkesi inandırmaya çalışırlar ki, kederleri ancak ömürleriyle birlikte sona erecektir. Bu hazin ve yorucu benlik hırsı, genellikle büyüklük düşkünü kadınlarda bulunur: Kadın oluşları, şan ve şöhrete giden bütün yolları onlara kapadığı için teselli bulmaz bir acının teşhiriyle ün kazanmaya çalışırlar. Bir başka çeşit gözyaşı da vardır ki, kaynakları küçüktür, kolayca akar ve diner; şefkatli diye adları çıkması için ağlarlar; acınmak için ağlarlar; ağlanmak çin ağlarlar; hatta, ağlamamak ayıp sayılır diye ağlarlar.
Yılmazlık, ruhun öyle harika bir kuvvetidir ki, onu, büyük tehlikelerin kendisinde uyandırabileceği telaşlardan, şaşkınlıklardan uzak tutar; ve bu kuvvet yüzündendir ki, kahramanlar sükünetlerini daima korur ve en şaşırtıcı, en korkunç olaylar karşısında bilinçlerine tamamıyla sahiptirler.
Dürüstlük taslayan insanlar, kusurlarını başkalarından ve kendilerinden gizleyenlerdir; gerçek dürüst insanlarsa bu kusurları çok iyi bilen ve itiraf edenlerdir.
Ruhun kusurları vücuttaki yaralar gibidir: İyi etmek için ne kadar özenilse de, daima iz bırakırlar ve her zaman yeniden açılmak tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.