Rahime

İncelemece Değil, Yorumlamacadır.
8/10
·144 syf.··
2019 9. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 24 Şubat 2019 17:22
"Aramızda bir yazar var, okumak boynumuzun borcu olsun” dedim ve Mehmet Yılmaz okuma etkinliğine katıldım. Yazarımız etkinliğe katılan yirmi kişiye kitap hediye edecekti, dedim belki o şanslı kişiler içinde bende olurum çıkıp kitap aramak zorunda kalmam. Ama kısmet değilmiş. (Zaten şu çekiliş ya da kura şeysilerinde pek kısmetli sayılmam. Piyango biletime amorti bile çıkmıyor.)   Kitap aramak sıkıntı değil ama ellerinizden öper 2,5 yaşında bir kızım var ve onunla dışarıya çıkıp, kitap almak artık benim için çok lüks. Ufak bir fırsat yaratıp, canhıraş bakmadığım kitapçı, gezmediğim D&R kalmadı ama maalesef bulamadım. En son kendime, ne diye internetten sipariş vermiyorsun diye baya sövdükten sonra derhal siparişi verdim ve bir kaç gün sonrasında nihayet kitaba kavuştum ve yolculuk da başladı.  Bunları niye anlatıyorum? Çünkü incelemeye nasıl başlayacağımı bilemedim. :) Bu bir inceleme değil, yorumlama dedim. Belki de didikleme desek daha doğru olur zira haşlanmış tavuğu didikler gibi, kitabı didiklemeyi düşünüyorum. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, kitabın giriş bölümleri, en az final bölümleri kadar önemlidir çoğu okur için ve okuyacağı ilk sayfalar kitaba devam edip etmeyeceğine karar vermek için büyük bir referanstır. Hani ilk intiba önemlidir deriz ya işte bu kitaplar için de geçerli bir durumdur. Yola Düşen Gölgeler'in bende ki ilk intibası pek olumlu olmadı. Kitabın ilk 40 sayfası diyebileceğim kadar bölümü, okuru içine almıyor ya da devamını okumak için bir istek uyandırmıyor. 144 sayfalık bir kitabın ilk 40 sayfasında okuru tavlayamamak büyük bir risk bence ve o 40 sayfa kitabın üçte birini oluşturuyor neredeyse. Eğer kitap 144 sayfa değil de 340 sayfa olsaydı buna müsamaha gösterebilirdim çünkü okuyacağım daha 300 sayfa vardır ama 144 sayfalık bir kitapta ilk
Yola Düşen GölgelerMehmet Yılmaz (Samsunlu) · Roza Yayınevi · 2019173 okunma
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
9/10
·308 syf.··
2019 4. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 23 Ocak 2019 16:18
“Bu, gülüş ve unutuş üzerine, unutuş ve Prag üzerine, Prag ve melekleri üzerine yazılmış bir romandır.” Kundera böyle tanımlıyor kitabı. Benim tanımım ise kırgınlığın ve beraberinde getirdiği öfkenin üzerine yazılmış bir kitap olması. Her bir satırın yazarın kendi hayatının birer yansıması olduğunu Kundera'nın hayatını araştırınca görmek mümkün. Zaten kitapta da bunu açıkça belirtmiş ve kendi yaşadıklarını da okura sunmuş. Bu kitabını Çekoslovakya'yı terk edip Fransa'ya yerleştiği dönemde yazıyor, kitap yayınlandıktan sonra da Kundera Çek vatandaşlığından çıkartılıyor. Ülkesi ile başı belada olan yazarlardan biri de Milan Kundera anlayacağınız. Dolayısıyla yaşadığı sorunları kitaplarına hem üslup olarak, hem kurgusal olarak yansıtıyor. Gerek göndermeleriyle,  gerek ironileriyle alt metinde dönemin siyasal ve ideolojik yapısını bolca eleştiriyor, hatta dalga geçiyor. “Birgün bir büyük adam, bin yıl içinde müzik dilinin tükendiğini ve sürekli olarak aynı mesajı gevelemekten başka şey yapamadığını farketti. Devrimci bir kararnameyle sesler arasındaki hiyerarşiyi ortadan kaldırdı ve bütün sesleri eşdeğerli kıldı.” Prag'ı işgal eden Sovyet Rusya'ya inceden ironili bir gönderme yaparak bizlere dönemin siyasal yapısı hakkında da ipuçları veriyor. Sesleri aynı çıkmayan insanlar ötekileştirilip, toplumdan uzaklaştırılıyor ve tek bir tonda aynı şeyleri söyleyen insanlar topluluğu oluşturulmaya çalışıyor. Buna direnen insanlar ise ya ülkeyi terk ediyorlar ya da vatandaşlıktan çıkartılıyorlar. Karşı bir mücadele söz konusu bile değil, çünkü çoğunluğun karşısında pasifleşiyor, olan güçlerini de kullanamıyorlar. Meslekleri ellerinden alınıyor, kitapları yakılıyor, onlara yardım etmek isteyen eş, dost, akraba vatan hainliği ile itham ediliyor ve ellerinde gitmekten başka bir şey
Gülüşün ve Unutuşun KitabıMilan Kundera · Can Yayınları · 20191,396 okunma
Puan vermedi·150 syf.··
2019 2. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 12 Ocak 2019 01:55
Amaç uğruna her şey mübah mıdır? Amacın ulviliği yapılan ahlaksızlığı örtmekte yeterli midir? Ahlak ile siyaset yanyana gelebilir mi? Ahlak ile yakalanamayan siyasi başarı, ahlaksızlık ile yakalanabilir mi? Peki, amaç için her şeyi mübah görenlerin asıl amacı, kendi hükümranlıklarını korumak mı yoksa halkın refahını düşünmek mi? Makyavel düşünce sistemi ve kafamda deli sorular… Niccolo Machiavelli, dönemin yöneticisine ithaf olarak Prens'i yazıyor. Bir nevi nasihat ve siyasi rehber kitabı. Prens,  nasıl olmalı, kaç tür prenslik var, prensliğin yapıları, hangi prenslik daha uzun ömürlü olur gibi yönetime dair bir çok konuda görüşünü paylaşıyor. Prens denildiği için aklınıza Kralın oğlu olan prensler gelmesin. Sanırım Machiavelli, Prens'i iktidarda olan herkes için genel bir tabir olarak kullanıyor. Yani ona göre Padişah da prens, Kral da prens, Papa da prens, Feodel liderler de prens… Machiavelli, bu kitabı ile bizim alışageldiğimiz bazı tanımların dışına çıkıyor. Etik, ahlak, erdem gibi kavramların her birine bizim alıştığımızın dışında anlamlar yüklüyor. “  Devletin yararına olacaksa prens acımasızlığa ve dürüst olmayan yollara başvurabilir. Ama erdem gibi, erdemsiz davranışlar da, kendi içinde bir amaç değil, amaca götüren birer araçtır. Prensin her eylemi, taşıdığı ahlaki değer açısından değil, devlet üzerindeki etkisi ışında değerlendirmelidir.” Yani söz konusu devletin bekası ise yalancı olabilirsin, hile yapabilirsin, acımasız olabilirsin. Ahlak dışı olarak yaptığın şeyler de birer erdemdir, çünkü onlar seni amaca götüren birer araçtır. Amaç ne idi? Devletin bekası, halkın refahı?  Buradaki alt metnin ne olduğuna sizler karar verin. Yine akıllı bir prensin erdemli gibi davranmasının uygun olacağını da söylüyor. Bu sayede halkın nefretini kazanmayacaktır.
PrensNiccolo Machiavelli · Can Yayınları · 201820,3bin okunma
10/10
·48 syf.··
Beğendi
·
2018 51. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 26 Aralık 2018 01:13
Aydın nedir? Kime denir? Terminolojideki tanımını boşverin ve kendi İdeal Aydın tanımınızı yapın lütfen. Benim için Aydın, aydınlatandır. Gücünü mabadından değil, yüreğindem alandır. Kapalı yolları açan değil, yolların kapanmasına izin vermeyendir. Tekil değil, çoğuldur. Sesi kısık değil, gürdür. Kalbi gevşek değil, merttir. Ot gibi yaşayıp, saman gibi sararan değil, aldığı sıfatın hakkını verendir. Dümdüz değildir, köşeleri vardır. Tohum eken, umut yeşertendir. İnsanın,  varlık sebebini anlamlandırandır. Ben değil, biz diyendir. Adamsendeci değil, önemseyendir. Başkasının derdiyle dertlenendir. Elini taşın altına koyandır. Korkmayandır. Masum gemiler batarken, filikasıyla yanaşıp boğulmaktan kurtarandır. Seyirci değil, aktördür. Emirer değil, gönül Fatihi'dir. Daha bir çok şey sayarım ama neye yarar? Doğasında bu kadar meziyet taşıyan bir kavramın günümüzdeki anlamı, beş tane harfin yan yana gelmesiyle oluşan ses topluluğundan başka bir şey değil.  İçi boşaltılmış, amacından şaşmış, âdeta boş bir teneke… Birileri, birilerine bu unvanı layık görmüşse, o birileri sorumluluğunun farkına varıp, bu unvanın hakkını vermeli. Çünkü  Aydın konuştu mu, toplum konuşmuş demektir. Aydın itiraz etti mi, toplum itiraz etmiş demektir. Yani demem o ki, Aydın solo söyler ama sesi koro gibi çıkar.  Böylesi güce sahip olanlar neredeler? Öğretmenler, doktorlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, bilim insanları neredeler? Uyuyanları neden uyandırmıyorlar? İnsanlara karşı bu kadar sorumluyken neden kabuklarından dışarıya çıkmıyorlar? Bunu sadece kendi ülkemiz için söylemiyorum, tüm dünya ülkeleri için söylüyorum. Zulümler, haksızlıklar, usulsüzlükler,  savaşlar, tecavüzler ve bin bir türlü melanetler işlenirken, birilerine “Suçluyorum” diye açık mektup yazacak babayiğitler nerede? Fikir
SuçluyorumEmile Zola · Can Yayınları · 20215,9bin okunma
9/10
·318 syf.··
2018 45. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 27 Kasım 2018 16:47
Bohemya'da komünizm gölgesi altındaki hayatları felsefe ve edebiyatla harmanlayarak, hem varoluş sancısını hem aşk sancısını hem bireysel özgürlük ve beraberinde getirdiklerinin sancısını bu kitabında anlatmaya çalışmış Kundera. Tüm bunları anlatırken de dört farklı karakter seçmiş. Bu dört karakter, numunelik diyebileceğimiz türden karakterler. Kundera her bir karaktere, öyle çizgiler çizmiş ki bir kişinin,  bir çok karaktere bürünüp farklı insan yapılarını böylesine yansıtmış olmasını insana mümkün görünmüyor ve kitabı Kundera değil de Tomas, Teraza, Sabina ve Franz yani kitaptaki karakterler yazmış sanki diye hissediyor insan. Hani şu varoluşçuların “Varoluş, özden önce gelir.” mottosu vardır ya, işte Kundera'da Karakterleri var edip, özlerini birer birer nakış gibi işlemiş ve bu sürece bizi de tanık etmiş. (Bence spoiler yok ama yine de incelememin kaldırılmaması adına uyarayım, bundan sonra okuyacaklarınızda belki spoiler çıkabilir. ) Kitabın baş karakterlerinden olan Tomas, başarılı bir cerrahtır. Özgürlüğüne düşkün, bireysel bağımsızlığı hayatının amacı yapmış bir kimsedir. Birine bağlanmak, ona hayatın da küçücük de olsa bir yer açmak onun için prangadan farksızdır. Bu yüzden önce hata olarak düşündüğü evliliğini bitirir ve daha sonra da oğlundan vazgeçer. Ama kadınlardan vazgeçemez. Hiç bir kadına bağlanmadan, günübirlik ilişkiler yaşar. Sadece Sabina ile günübirlikten ziyade daha düzenli bir ilişki yaşar ama bu ilişkinin adı aşk değil hele hele bağlanmak hiç değil çünkü hem Tomas, hem Sabina bağlanmanın zıddı olarak gelmişler sanki dünyaya. Bu benzerlik ikisinin arasındaki ilişkiyi stabil tuttu ve bir adım ileriye gitmesine izin vermedi ama kader ağlarını örüyordu Tomas'ın karşısına Tereza çıktı Tomas akıntıya bırakır gibi bıraktı kendini. Çünkü aşık
Varolmanın Dayanılmaz HafifliğiMilan Kundera · İletişim Yayınları · 201413,2bin okunma