Çocukken balon alırdım. Gergin, içi dışı ışıklı, elden kaçınca havanın boşluğunda kaybolan hidrojen gazıyla dolu balonlardan... Nefesle şişirilenlerden, top oynananlardan değil. Yatarken karyolamın demirine bağlardım. Sabahleyin onu aynı güzellikte bulacağım ümidiyle yatağımdan fırlardım. Bir de bakardım ki ipliğine bağlı, küçülmüş, yarı pelteleşmiş ve rengi koyulaşmış bumburuşuk bir şey, uçmaya mecalsiz, yere yakın kötü kötü sallanıyor, gittikçe paçavralaşıyor. Sanki bu sabah benim kalbimin yerinde o balon duruyor, pörsüklüğünü görürcesine duyuyorum; jelatinle kauçuk arası eczalı kokusunu alıyorum. Çocukluğumdaki balonu sünepeleşmiş, artık uçmaya kudretsiz bulduğum zaman orta parmağıma takar, çeker, tırnağımın rengini değiştiren renkli şeffaflığını bir müddet seyreder, sonra yırtar, parçalar, atarım. Göğsümün içindekine aynı şeyi yapamadığıma kızıyorum.