Evet, bir muhteşem kitabın daha sonuna geldik. Bitti. Uzun zamandır okumak için bekletiyor, ruh halimin uygun hale gelmesini ümit ediyordum. Bulduğum ilk boşlukta hemen başladım ve bir solukta bitti. Beklediğime değdi ve gerçekten güzel bir kitaptı. Başlayalım.
Yazar zaten sevdiğim bir yazardı. İlk kitabı olan Uçurtma Avcısını okuduğumda bir hafta kendime gelememiştim. Bu kitap hakkında da öyle bir duruma gireceğimi düşündüm ama beklediğim tahribatı yaratmadı. Ama etkiledi, sarstı. Hatta şunu söyleyeyim, beklediğim tahribatı yaratmamasına bir nebze utandım. Nedenini açıklayacağım. Önce kitap ile ilgili genel birkaç tespitime değineceğim. Konuya sonra giriş yaparım. Evet, kitap kısımlardan oluşuyor ve yazar muhteşem bir şekilde bu kısımları birbirine bağlamış. İlk önce karakterimiz Meryem’e yer veriyor, daha sonra Leyla’ya. Sonra bu iki karakteri muhteşem bir şekilde birleştirip diğer kısımlara devam ediyor. Buradaki ustalık öyle etkiledi ki beni anlatamam. Bir karakteri anlatırken diğer karakter çıkmıyor aklınızdan. Ve betimleme konusunda sanırım Khaled Hosseini üzerine başka yazar tanımadım. Cengiz Aytmatov’un betimlemelerine bayılırım ama konunun okuyucuya geçmesi ve hissettirilmesi bakımından Khaled Hosseini’de oldukça başarılı. Demem o ki kurgu muhteşem, aynı Uçurtma Avcısı kitabında olduğu gibi.
Gelgelelim konumuza. İki farklı kadının, kadının adının olduğu ama kendinin olmadığı bir ülkede verdiği hayatta kalma, mutlu olma ve var olabilme çabasını anlatıyor. Dostluğun, birliğin ve dayanışmanın dibine dibine vuruyor kitapta. Yukarıda bahsettiğim utanmama neden olan durumu açıklayayım. Uçurtma avcısı kitabında Sohrap Can vardı. Okuyanlar bilir. Üzüldüm, ağladım, haykırdım o çocuk için. Evet bir çocuktu o. Bu kitapta Leyla ve Meryem için ağlayamadım. Onlar da