Offff ooffff. Nasıl ve nerden başlayacağımı bilmiyorum. Kitabı yeni bitirdim ve açıkçası bir şeyler karalamak için beklemek istemedim. İçimdeki bu sızının geçmesinden korktum. Geçer mi bilmiyorum ama..
Hikayemiz Bruno adında bir çocuğun eve gelmesi ile birlikte eşyalarının toplandığını görmesi ve taşınacağı haberini alması ile başlıyor. Kitap konusu hakkında hiç fikrim yokken benim için olağan bir başlangıçtı. Taşındığı yerde camdan baktığında gördüğü insanları anlattığı kısımlar ise konunun fantastik bir takım olaylar içerdiğini düşündürttü. Ama sonra. Ahhh sonra. Yahudi soykırımını çok farklı bir açıdan, bir çocuğun saf ve temiz kalbinden anlatıyor. Öyle ajitasyon yapmadan, olayların detaylarına girmeden okurun damarına basıyor. Bunu becerebiliyor. Konu hakkında neler yazabilirim bilmiyorum. Canım acıyor çünkü. Kitabın üzücü sonuna mı, acı verici konusuna mı yoksa bir çocuğun en kötü olayları bile algılayış biçimine mi üzüleyim bilemedim. Bir ara Uçurtma Avcısı kitabı geldi aklıma. Emir’in Hasan’ı saat çalma olayında görmezden gelmesi gibi Bruno’nun en yakın dostunu görmezden gelmesi.. Ama çocuk kalbi biz büyükler gibi değil. Unutuyor. Daha çok mutlu olmaya yatkınlar. Dünya’yı algılayış biçimleri çok farklı. Ayrımdan haberleri yok.
Olay çocuk olunca insanın damarından akan kan bile bir deli akmaya başlıyor. 1970 yılında basılmış bir kitap, 1940 yıllarını anlatıyor ve sonunda ‘’elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz, BU ZAMANDA VE BU ÇAĞDA TABİİ Kİ!’’ yazıyor. Ne acı verici değil mi? Değişen hiçbir şey yok. Çocuklar hala ölüyor, insanlar katlediliyor, kendilerini dilinden, dininden, renginden dolayı üstün gören bir grup, kendi gibi olmayan başka bir gruba zulüm ediyor. Çocuklar hala ölüyor. Ölüyor. Ölüyor.
Kitabın beni