Bu, “Orada idim...” cümlesini, benden gizlenecek bir cihet olmadığı için kasten söyledim ve Şükrü Bey’in heyecansızlığından heyecana geldim. Akibetin fena olduğunu, bize gayet ağır kayıtlar konulacağını, hercümerce, hakaret ve sefalete ugrayacağımızı acı acı anlattım. Mamafih karşımdakini rencide etmemek için mesullerin, muhtekirlerin tecziyesi cihetini hiç mevzubahis etmedim. Fakat o, müstakbel sahneleri hissediyordu. Benim “ne şartla olursa olsun derhal mütareke akdetmek” teklifime karşı dayanamadı; ille “Başka çare göremiyorum!” dememe büsbütün tutuldu.
“Çare vardır,” dedi. “Anadolu’ya çekilip mukavemet etmek!” Gözlerim dört açıldı, ah bu İttihatçılar...
Ne yaman, ne yılmaz, ne maceraperest adamlardı! Almanya’yı, Avusturya’yı ve Bulgaristan’ı zirüzeber eden ve bir taraftan da Anadolu dediği yerin serhaddine, Halep’e yaklaşan itilaf Devletlerine şimdi bu halde, hâlâ mukavemet edebileceklerini zannediyorlardı . . .
“Ne ile, nasıl?” diye sordum.
Şükrü Bey bir sırrı ifşa edip etmemekte mütereddit gibi bir an yutkundu, sonra şunu söyledi:
“Hükümet bu ciheti düşünerek tedbirlerini evvelce almıştı... Dağ ve çete muharebesi için silah, cephane, teşkilat hepsi hazırdır; elli sene dayanırız!”
Bilmem Şükrü Bey bunu hülyasında icat ederek mi söylemişti, yoksa hakikaten İttihat ve Terakki böyle hazırlık yapmış mıydı yoksa da Çanakkale hengâmesinde bir fikir olarak mı ortaya atılmıştı, bilmem, bildiğim bir şey varsa, o da bu mühim ifadeyi benim ilk defa, bin dokuz yüz on sekiz senesi Teşrinisanisinde zaptetmiş olduğumdur. Bin dokuz yüz on dokuz senesi Teşrinisanisinde ise, Anadolu’ da Yunan ve İtilaf ordularına karşı Şükrü Bey’in bahsettiği çete mukavemeti, Kuvayı Milliye namıyla fiilen kurulmuştu!
O günden ta Sakarya muvaffakiyetine kadar, aklımın almadığı bu mukavemet