Çağdaş Mahir Can

“Bizim devrimiz geçmiş Gülsarı. İkimiz de kocadık. Artık kime ne yararımız olur? Bende güç kalmadı. Sonumuza varan yol, evimize varan yoldan daha kısa artık..."
Sayfa 219·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Tanabay atına bunları söylerken, zamanın yorga Gülsarı gibi hızlı koşarak, göz açıp kapayıncaya kadar akıp gittiğini düşünüyor, kendisinin de yaşlandığına üzülüyordu. Belki Tanabay kendisini kocamış sayacak kadar yaşlı değildi, ama insanı yaşlandıran yıllar değil, çile idi. Kendini yaşlı görmesi, sonunun çok yaklaştığına inanmasıydı.
Sayfa 214·Kitabı okudu
Alıntı
Koytaşın üzerinde dağları seyrederek oturan Tanabay, önce keçe çadırdan eşelenip yeni odun atılan ateşin çıtırtılarını duydu. Sonra karısının kopuzundan, insanın yüreğini yolup alırcasına hüzünlü ezgiler geldi kulağına. Yalnızlıklar içinde kalan bir adamın hıçkırıklarını, ah dedikçe nefesiyle yel savuran çok büyük acılı bir insanın ahlarını, ıssız ve engin bozkırda başını vuracak, onulmaz derdini gömecek bir yer arayarak koşan adamın acı çığlıklarını andıran bir ezgiydi bu. Hiç kimsenin avutamayacağı, hiçbir şeyin merhem olamayacağı acılarla ağıdını söyleyen, ağlayan bir adamın bozlamasını anlatıyordu kopuzun telleri. “Bozla kopuz, bozla!.." Tanabay, efsanedeki o yalnız adam gibi acılıydı, yalnızdı, ağlıyordu.
Sayfa 207·Kitabı okudu
Alıntı
İleride, gözün ulaşamadığı bir uzaklıkta, şafak ağır ağır sökmekteydi. Şafağın doğurgan rahminden sökün eden ilk ışıklarla yeni bir gün doğuyordu. Beyaz sisler arasından, altın renkli ışınlar süzülüyor, sonra alev alev yükseliyor, yeryüzüne yayılıyordu.
Sayfa 203·Kitabı okudu
Alıntı
Tanabay kapalı koraya gitti. Koyunlara bir göz attı. Sonra açık koraya çıktı. Karanlıkta bir süre dolandıktan sonra kapalı koraya girdi. Çok huzursuzdu. Canı ne konuşmak istiyordu ne de yemek. Bir köşeye yığılmış samanın üzerine çöktü, orada uzanıp kaldı. Yaşamak, çalışmak, uz gitmeyen işler için kaygılanmak... Hiçbir şeyin anlamı, değeri yoktu artık. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi görmek istemiyor, onu hiçbir şey ilgilendirmiyordu. Yattığı yerde bir o yana bir bu yana dönüyor, dünyada ne varsa unutup uyumaya çalışıyor ama uyuyamıyordu: İşte, bembeyaz kar üzerinde Bektay'ın kapkara ayak izleri geliyordu gözlerinin önüne. Ona söyleyecek söz, verecek cevap bulamadığını da hatırlıyordu. Segizbayev'in, yorganın üzerinde kendisine bar bar bağırışı kulaklarında uğulduyor, onun hakaretlerini, hapse tıkma tehditlerini yeniden duyuyordu. Sonra Komite toplantısı canlanıyordu gözünde. Bir halk düşmanı olarak suçlandığını hatırlıyordu. Halk düşmanı ha! Ömür boyu çırpınmasının sonunda gördüğü karşılık bu idi. Bunların hepsini gözünde canlandırıp aklına getirince, yeniden o tırmığı kapmak, sallaya sallaya, bağıra çağıra karanlıklara dalmak, sesini bütün dünyaya duyurmak, sonra bir dere yatağına girmek, düşüp kafasını kırıncaya kadar koşmak, koşmak, koşmak... Bunlar geliyordu aklına. Bütün bunlar gözünde canlanınca, böyle yaşamaktansa ölmek daha iyi, diye düşündü. “Evet ölmek daha iyiydi!..."
Sayfa 190·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam