Tanabay kapalı koraya gitti. Koyunlara bir göz attı. Sonra açık koraya çıktı. Karanlıkta bir süre dolandıktan sonra kapalı koraya girdi. Çok huzursuzdu. Canı ne konuşmak istiyordu ne de yemek. Bir köşeye yığılmış samanın üzerine çöktü, orada uzanıp kaldı. Yaşamak, çalışmak, uz gitmeyen işler için kaygılanmak... Hiçbir şeyin anlamı, değeri yoktu artık. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi görmek istemiyor, onu hiçbir şey ilgilendirmiyordu.
Yattığı yerde bir o yana bir bu yana dönüyor, dünyada ne varsa unutup uyumaya çalışıyor ama uyuyamıyordu: İşte, bembeyaz kar üzerinde Bektay'ın kapkara ayak izleri geliyordu gözlerinin önüne. Ona söyleyecek söz, verecek cevap bulamadığını da hatırlıyordu. Segizbayev'in, yorganın üzerinde kendisine bar bar bağırışı kulaklarında uğulduyor, onun hakaretlerini, hapse tıkma tehditlerini yeniden duyuyordu. Sonra Komite toplantısı canlanıyordu gözünde. Bir halk düşmanı olarak suçlandığını hatırlıyordu. Halk düşmanı ha! Ömür boyu çırpınmasının sonunda gördüğü karşılık bu idi. Bunların hepsini gözünde canlandırıp aklına getirince, yeniden o tırmığı kapmak, sallaya sallaya, bağıra çağıra karanlıklara dalmak, sesini bütün dünyaya duyurmak, sonra bir dere yatağına girmek, düşüp kafasını kırıncaya kadar koşmak, koşmak, koşmak... Bunlar geliyordu aklına.
Bütün bunlar gözünde canlanınca, böyle yaşamaktansa ölmek daha iyi, diye düşündü. “Evet ölmek daha iyiydi!..."