Karla kaplı dorukların yukarısında sınırsız bir mavilik uzanıyordu gökyüzüne doğru. Uzayıp giden o maviliklerin derinliklerinde, evrenin sonsuzluğu ve onun sırları vardı. Tanabay, o pırıl pırıl aydınlık ve tertemiz hava karşısında; baştan ayağa ürperdi, duygulandı, yüreğinde bir acı duydu. Gülsarı'ya binip geceleri evine gittiği Bibican'ı hatırladı. Ah şimdi yorga yanında olsa, ona binip türküler söyleyerek, sevinçten, mutluluktan uçarak, coşkular içinde, ansızın dağların doruklarına düşen kar gibi o kadının karşısına çıkıverirdi.
Ama bu bir hayaldi artık. İnsan ömrünün yarısını böyle hayallerle, düşlerle geçiriyordu işte. Belki bu ormanlar, bu güzel hayaller yüzünden hayat bu kadar tatlıydı. Tanabay, dağlara ve gökyüzüne bakarken, insanların hepsinin birden talihli, mutlu olamayacağını düşündü. Herkesin kaderi aynıydı. Karşısında uludağlar vardı: Bir yanı pırıl pırıl, aydınlık, bir yanı gölgeli. Aydınlık ve gölge nasıl yan yana ise, insanın kaderi de öyle, mutluluk ve acıyı beraber getiriyordu: Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı. Hayat dediğin böyleydi işte... “Artık Bibican beni beklemiyordur. Bunu biliyorum, ama kim bilir, dağlara kar yağdığını görünce belki beni düşünmüştür."
İnsan yaşlanır, ama gönlü yaşlanmak istemez. İşte öyle, arada sırada bir silkinir, birden doğruluk koşmak ister.