Çağdaş Mahir Can

Tanabay, düşüne düşüne yorgun düştü. Düşüncelerinde de, hareketlerinde de bir gevşeme, bir uyuşma başlamıştı. Bezgin, kayıtsız, üzgün... Kendini bir türlü işe veremiyor, başı ağrıyor, gözlerinden uyku akıyordu. O sırada genç yardımcı kadının duvara yaslandığını gördü. Kızarmış gözlerinin kapanıp açılışından onun uykusuzlukla savaştığı pek belli oluyordu. Sonunda dizleri büküldü, olduğu yere çöktü ve uyuyakaldı. Tanabay onu uyandırmadı. O da duvara yaslandı, başı yavaş yavaş kaydı, taşıyamadığı, karşı koyamadığı bir ağırlığın altında yavaş yavaş çöktü ve gözlerini yumdu.
Sayfa 158·Kitabı okudu
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Tanabay bütün gece koranın içinde bir yandan o pek zahmetli işleri yaparken, bir yandan da ayrı bir azap veren geçmişi düşünmekten kendini alamıyordu, dolanıp duruyordu. Kolhozda işler neden yürümüyordu, neden her şey darmadağın olmuştu? Yanlış yola mı girmişlerdi? Hayır, tuttukları yol yanlış değildi, olamazdı. Peki ne olmuştu öyleyse? O doğru yolu mu yitirmişlerdi? Ne zaman ve nasıl başlamıştı bu? Başarma, iş bitirme yarışını ele alalım mesela. Verilen sözler bir deftere yazılıyordu. Ama o defterde kalıyordu o sözler. Ne oluyor, halin nicedir, işler nasıl? diye soran, arayan yoktu. Eskiden, kırmızı ve kara ilan tahtaları vardı. Herkes kızıl tahtaya kimlerin, kara tahtaya kimlerin adı yazılmış, ya da kimler yazılmalı diye düşünür, bunlara bakardı. O ilanlar okunur, tartışılırdı. Herkes çok etkilenirdi bundan. Artık bunların hepsi gerilerde kalmıştı. Eskimiş bir usul olduğu söyleniyordu. Peki yenisi, eskimemişi nerede? Boş sözlerden, yerine getirilemeyecek vaadlerden ibaret kalmıştı her şey. Hiçbir mesele çözülmüyor, hiçbir işin sonu alınamıyordu. Neden böyle olmuştu? Suç ve kusur kimdeydi?
Sayfa 157·Kitabı okudu
Alıntı
Tanabay'ın damarları öfkeden mosmor oldu. Bu öfke büyüdü, büyüdü, nefrete dönüştü. Şimdi yıkık-dökük koradan, kırılıp giden koyunlardan, kendinden, bütün hayatından, her şeyden nefret ediyordu. Karaya vurmuş balık gibi çırpınarak, gecesini gündüzüne katarak çalıştığı, uğruna helak olduğu işlerden... Gözünün gördüğü her şeyden tiksiniyordu.
Sayfa 146·Kitabı okudu
Alıntı
Tanabay üzülüyor, elinden bir şey gelmediği için kendi kendisine kızıyordu: Ne diye dinlemişti Çora'yı! Ne diye vermişti o sözleri! Büyük büyük sözler eder, vaadde bulunursun ha! Böylesine salak adamın biriyim ben! Partiye söz verirsin, millete söz verirsin ha! Hiç olmazsa böyle büyük sözler vermeseydi ya! Partiyi, vatanı bu işe karıştırmanın ne gereği vardı? Sıradan bir eski kolhoz işçisi değil miydi?... Yoo, bunları söylemeliymişim! Yerli yersiz söylenecek sözler miydi bunlar! Neden herkes böyle yapıyor, birilerine yaranmak için yapamayacağı şeyleri vaadediyor?... Suç kendisinindi. Ne yaptıysa kendisine yapmıştı. Düşünmeden konuşmuştu. Onların söyle dediklerini söylemiş, onların istediklerini yapmıştı. Ama, onların umurunda mı? Söz veren onlar olmadığına göre kolayca kurtarırlardı kendilerini. Yalnız, Çora için üzülüyordu Tanabay. Çünkü o da iyi durumda değildi. Bir gün iyi olsa, iki gün hasta oluyordu. Ömrünü başkalarına dert anlatmakla, onları inandırmaya çalışmakla geçmişti. Ama neye yaramıştı bütün bunlar? Artık o da ihtiyatlı davranıyor, söyleyeceğii sözleri düşünüp taşınıp söylüyordu. Sonunda hasta oldu işte. Hasta olduğuna göre emekli olsaydı ya...
Sayfa 132·Kitabı okudu
Alıntı
Karla kaplı dorukların yukarısında sınırsız bir mavilik uzanıyordu gökyüzüne doğru. Uzayıp giden o maviliklerin derinliklerinde, evrenin sonsuzluğu ve onun sırları vardı. Tanabay, o pırıl pırıl aydınlık ve tertemiz hava karşısında; baştan ayağa ürperdi, duygulandı, yüreğinde bir acı duydu. Gülsarı'ya binip geceleri evine gittiği Bibican'ı hatırladı. Ah şimdi yorga yanında olsa, ona binip türküler söyleyerek, sevinçten, mutluluktan uçarak, coşkular içinde, ansızın dağların doruklarına düşen kar gibi o kadının karşısına çıkıverirdi. Ama bu bir hayaldi artık. İnsan ömrünün yarısını böyle hayallerle, düşlerle geçiriyordu işte. Belki bu ormanlar, bu güzel hayaller yüzünden hayat bu kadar tatlıydı. Tanabay, dağlara ve gökyüzüne bakarken, insanların hepsinin birden talihli, mutlu olamayacağını düşündü. Herkesin kaderi aynıydı. Karşısında uludağlar vardı: Bir yanı pırıl pırıl, aydınlık, bir yanı gölgeli. Aydınlık ve gölge nasıl yan yana ise, insanın kaderi de öyle, mutluluk ve acıyı beraber getiriyordu: Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı. Hayat dediğin böyleydi işte... “Artık Bibican beni beklemiyordur. Bunu biliyorum, ama kim bilir, dağlara kar yağdığını görünce belki beni düşünmüştür." İnsan yaşlanır, ama gönlü yaşlanmak istemez. İşte öyle, arada sırada bir silkinir, birden doğruluk koşmak ister.
Sayfa 126·Kitabı okudu
Alıntı