Bu aydınlık dünyada, sürü besleyerek göçebe hayatı yaşayanlar için, yaylaya çıkmanın pek de kötü bir şey olmadığını göstermek istercesine, kış çekildi ve yerini altı ay sürecek yaza bıraktı. Havalar ısındı. Hayvanlar yeşeren yaylaya yayıldılar. Yine bayramlar olacak, yarışlar, ödüllü oyunlar düzenlenecekti. Yılkılar döllenecek, koyunlar kuzulayacak, yün kırkılacak, gereğinde yavrular iki anadan süt emecek, bakımları yapılacak, damgaları vurulacaktı. Et kombinasına hayvan götürecekler, et ve süt bollaşacaktı. Her birinin hayatında değişiklikler olacaktı. Kimisi âşık olacak, kimisi sevdiğinden ayrılacak, birileri dünyaya gelecek, birileri dünyadan göçüp gidecekti. Yatılı okulda çocukları başarılı olanlar sevinecek olamayanlar üzülecekti. “Derslerin iyi gitmediğini bilseydik ya da bizim yanımızda o kutsallar da daha başarılı olurlardı." diye söyleneceklerdi. Pek çok işleri olacaktı ama kış ve kışın çekilen sıkıntılar bir sene unutulacaktı. Yiyecek kıtlığı, hayvanların kırılıp gitmesi, yılkılar, çadırlar, yıkık ve soğuk koralar, kış gelinceye kadar tutanaklarda unutulup kalacaktı. Sonra, kış, ak buğrasına binip yine gelecekti. Çobanlar nerede olurlarsa olsunlar, kış onları dağda kırda arayıp bulacak, sıkıştıracak, cin gibi çarpacaktı. Ve çobanlar, bir süredir unuttukları sıkıntıları, acıları yeniden yaşamaya başlayacaklardı. Kış yirminci yüzyılda da olsa, çok eski zamanlardan beri nasıl idiyse yine öyleydi.