Gülsarı, öyle güzel geçen bir yaz mevsimini bir daha ömrü boyunca hiç görmedi. O uzun ömür boyunca sırtından eyer düşmemiş, nice nice yollar tepmiş, nice nice insanları taşımıştı. Ve, hiç gelmemişti o yolların sonu. Ancak şimdi, gözlerinde kıvılcımlar parlayıp güneşi dağdan dağa atlarken görünce, ayağının altına yer sarsılır gibi olunca, o görkemli, o eşsiz güzellikteki yaz günleri bir daha canlandı gözlerinde. O ve ulu dumanlı dağlar, o yemyeşil çayırlar, o bir üyir yılkı, kaba yeleli anası tavlı kısrak, birer birer gözlerinin önüne geliverdi. Gülsarı, o tuhaf eski dünyaya yeniden dönebilmek için boynundaki hamutu silkip atmak, onu iki yanından arabaya bağlayan kayışları koparmak istiyor, oraya varmak için canını dişine takarak ilerlemeye çalışıyordu. Ama gözlerinde canlanan o dünya bir görüntüden ibaretti, gerçek değildi. O, yaklaşıyorum sanıyor, ama görüntü ondan uzaklaşıyordu. Bu da ona dayanılmaz bir işkence oluyordu. Küçücük bir kulun olduğu zamanlardaki gibi anası onu kişneyerek çağırıyor, yılkılar kuyruklarıyla ona sürtünerek geçiyor, ama o, gözlerinin önüne çöken sis perdesini delip geçecek gücü bulamıyordu kendisinde. Savrulan otlar, çöpler yüzüne çarpıyor, gözlerine ve burun deliklerine kar taneleri giriyordu. Kan ter içinde kalmıştı. Bir yandan ateş gibi yanıyor, Bir yandan da soğuk rüzgâr karşısında tiril tiril titriyordu. O erişilmez yazın güzel dünyası ağır ağır batıp gitti, tipler arasında kayboldu. Ulu dağlar, yeşil çayırlar, şarıltılı dereler, güneşli günler, birer birer yok oldular. Yılkılar da dörtnala uzaklaşıp gittiler. Ama, uzun yeleli anasının karaltısını hâlâ görüyordu. Onu bırakıp gitmek istemiyordu anası. Onu çağıran, onu bekleyen anasına sesini duyurmak için olanca gücünü toplayarak kişnedi, ama bu öyle halsiz bir kişneyiş idi ki sesini