Kara toprağını toynaklarının altında kaydığını hissetmesi, Gülsarı'nın sönmeye başlamış bir mum gibi cılız ışıklı belleğinde, belli belirsiz anılarını uyandırdı: Çok gerilerde kalan o güneşli yaz günlerini hatırladı. Yemyeşil çayırları, bayırları, yüksek dağları, düş kadar güzel ol dünyayı... Hey güzel günler hey! Bir dağdan öbür dağa kişneyerek koşan aygır gibi, Güneş ve ışınları gözünün önüne geliverdi. O Gülsarı denilen saf kuluncuk da, sanki yakalayacakmış gibi, güneş ışıklarını kovalardı. Sonra, kulaklarını kısarak gelen üyir aygırı daha fazla uzaklaşmasını engeller, onu geri çevirirdi. O günlerde yılkılar, göle yansıyan gölgeler gibi, ayakları yukarıda, gövdeleri aşağıda yürürlerdi sanki. Gülsarı'nın uzun yeleli anası da onu sıcacık bir süt bulutu gibi görünürdü. Bu sarı kuluncuk, anasının bir süt bulutuna dönüşmesini nasıl da severdi! Memeleri ne kadar yumuşak, ne kadar dolgun, süt nasıl da tatlıydı! Anasının sütü boldu ve kuluncuk sütten boğulacak kadar çok içerdi. Başına karnının altına sokup o sütü içmek, doyulmaz bir zevk, bir mutluluktu onun için. Ah ne güzeldi o günler! Anasının bir yudum sütünde, anası, kendisi, yer yüzü virgülü gökyüzü, bütün dünya vardı. Karnı iyice doyardı da yine de anasının memesini bırakmaz, biraz daha, bir yudum daha içerdi. Oh, ne tatlıydı anasının sütü!