Bazı kitaplar vardır, okumak için alırsın ama yıllarca kütüphanende durur ve cesaret edip bir türlü eline alıp okuyamazsın. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar eseride benim için bu kitaplardan birisi oldu. Bu kitabı birçok arkadaşıma ödünç verdim bu süreçte ve onların yorumlarından bir ön araştırma yapma fırsatım oldu. Ne zaman aldığımı dahi unuttuğum bu kitabı, yıllarca kütüphanede bekletme sebebim ondan tuhaf bir çekince duymamdır. Okuyup anlayamayacağımı düşünüpte yıllardır bekleyen bu kitabın içinde kaybolmaktan, onu okuyabilecek yetkinliğe ulaşamadığımdan hep çekindim.
Yıllar sonra kendi tutamayıp kitabı elime aldığımda, beni yıllardır bekleyen Tutunamayamanların, sayfalarının sararmış olduğunu, kapağının yıpranmış ve aşınmış olduğunu fark ettiğimde kendime sitem ettim. Onu yıllarca kütüphanede kendimden uzak tutmama ne kadar doğruydu? Belki Tutunamayanlarda bu beklemeden yılmış ve bana sitemini belli etmek için yıpranmıştı.
Ancak bütün bunlara rağmen kitabı okumaya başladığımda, çekincelerimde ne kadar haklı olduğumu da itiraf etmek isterim. Kesinlikle beni içine alan bu kitapta kendimi zaman zaman kaybettiğimi farkettim. Romanın ana karakterlerinden olan Turgut’un, kendi düşünceleri içinde kaybolduğu satırlarda kendimi kaybettiğimi ve bir anda kitaptan kopup kendi düşüncelerimle boğuşmaya başladım. Ancak her şeye rağmen hem Turgut’un hem de Selim’in ve diğer Tutunamayanların iç dünyalarında yaşadığı yalnızlığı ve karmaşıklıkta kendimi gördüm. Kitapta bahse mevzu olan Tutunamayanlardan birisi de belkide benimdir…