Annemin Uyurgezer Geceleri bende yalnızca bir aile hikâyesi değil, aynı zamanda kadının toplum içinde nasıl görünmezleştirildiğine dair güçlü bir anlatı hissi bıraktı. Ayfer Tunç kadın karakterleri öyle gerçek yazmış ki; onların sadece ne yaşadığını değil, neye mecbur bırakıldığını da görüyorsunuz.
Kitap boyunca en çok şunu düşündüm: Toplum, kadınlardan hep güçlü, fedakâr, sessiz ve dayanıklı olmalarını bekliyor. Ama o kadınların korkularını, yalnızlığını, bastırılmış öfkesini ya da tükenmişliğini duymaya pek yanaşmıyor. Romandaki anne karakteri de bana biraz bunu hissettirdi. Sanki kendi hayatını gerçekten yaşayabilmiş bir kadın değil; daha çok başkalarının ihtiyaçları, beklentileri ve yükleri arasında kaybolmuş biri.
“Uyurgezerlik” burada bana psikolojik bir metafor gibi geldi. Kadının kendi arzularından uzaklaşması, duygularını bastıra bastıra otomatikleşmesi, yaşamın içinde var olup aslında kendine hiç temas edememesi… Toplumun kadınlara biçtiği roller bazen insanı tam da böyle yapıyor: yaşayan ama tam uyanamayan biri.
Roman aynı zamanda çocukluk yaralarının kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını da çok çarpıcı anlatıyor. Özellikle annelerin bastırılmış hayatlarının çocukların ruhuna nasıl sindiğini görmek etkileyiciydi. Çünkü duygusal ihmal bazen sevgisizlikten değil; yorgunluktan, çaresizlikten ve yıllarca taşınmış görünmez yüklerden doğuyor.
Bazı karakterlere kızıyorsunuz, sonra onların da başka bir düzenin içinde sıkışıp kaldığını fark ediyorsunuz. Ve bu noktada kitap, bireysel hikâyeden çıkıp toplumsal bir yere ulaşıyor. Kadının sadece evin içinde değil, duygularının içinde bile özgür olamadığı bir düzeni gösteriyor. Sessizce ama sert biçimde.
Kitap bittikten sonra bende kalan duygu şu oldu:
Bazı kadınlar hayatı gerçekten yaşayamadıkları için değil,