Mutlulukların doyamadığımız kısacık anlara sıkıştırılıp, felaketlerin, acıların, sıkıntıların bitmek bilmeyen koca koca zamanlara yayılması, yazılmamış, ama dünya döndüğünden beri şaşmaz bir hukukla süren kanunlardan biriydi.
İnsan kaderine karşı öflke duyduğu vakit günahkar mı olur? Şayet öyleyse, adalet terazisi un ufak olmuş bu hayatta, dışarıya sussa bile, kendiyle yalnız kaldığında bu günahı hiç işlememiş kaç babayiğit bulunur?.
Şimdi dönüp baktığımda hayatımın uzunca bir bölümünü bekleyerek geçirdiğimi görüyorum. Bekleyerek ve arayarak ...
Oysa her ikisi de kalbimi sıkıştırır, nefesimi daraltır.
Sanki bir gün bir yerde aniden yaşamaya, gerçekten yaşamaya başlayacaktım.
Hayat akıp giderken boşa aktığını bilmek, ama bir şey yapamamak. Bir işaret gelene kadar öylece durmak
Beni mutsuz eden, değersizliğimin değil umutsuzluğumun keşfiydi. Yürüyordum ve hiçbir şey değişmiyordu. Oysa ufak bir pırıltıya ihtiyaç duyuyordum. Hayatıma yeni bir soluk, efsunlu bir sır ya da başka bir şey ...
Çok fazla arkadaşım yoktu. Olanlarla da paylaştıklarım sınırlıydı. Yabaniliği marifetmiş gibi kuşanmış, bu sefil kostümü gittiğim her yere taşımıştım.