Mank

Kelimeler, alacakaranlıkta gidip geliyor, ama hiçbir anlam taşımıyordu. Anlamlı olan ise kelime kalıplarının dışındaydı ve üzerinde konuşabilmek olanağı yoktu. Bu, adsız bir nehrin kabarışı ve inişi gibiydi. Kelimeler de bu nehri geçmeye çalışan yelkenlilerdi...
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Ne tuhaf, diye düşündü, umutsuzluğun ardında bu denli yoğun duyguların gizlenebilmesi, gerçekten çok tuhaf. Belki de tuhaf falan değildi, başka türlü olması zaten düşünülemezdi ki. İnsan bir sürü soruya karşılık bulma zorunluluğuyla karşılaşınca, başka şeyler uğruna fazla çaba harcayamaz hale geliyordu. İnsan, ancak artık hiçbir şey beklememeye başlayınca her şeye açık oluyor ve korkudan arınıyordu.
Ay... sevecenlik ve tüm yaratıklara özgü o yalın mutluluk duygusu. Bunlar zaten vardı. Tembel tembel dolaşan kanının, şu anda hiçbir istek duymaksızın dinlenmekte olan beyninin ve yorgun bir rüzgâr gibi çevresini dolanan solukların içindeydi.
Elisabeth onun için sanki sınırsız, geçmişten yoksun, yalnız şu an için var olan ve her türlü lekeden uzak, kendi benliğinden çok daha renkli, hafif, sıcak ve zengin bir ikinci benlik gibiydi.
Her şey bir yağmur sonrası gibi pırıl pırıl tertemizdi. Varoluş derin ve güçlü, apaçık, doğaya dönük, sorgusuz sualsiz çaresizlikten ve sulardan uzak bir varoluş, kendini her yerde duyuruyordu. Graeber, korkulu bir düşten uyanırmış gibi bu varoluşun bilincine varıyor, kendisine çarptığını algılıyordu. Her şey, bu varoluşun içinde eriyip gitmiş gibiydi. Sanki tüm sorunların, tüm düşüncelerin ötesinde olan sessiz bir karşılık, ölümün yanından sürünürcesine geçip de yaşamın, gerginliğin setlerini yıkarak gövdesine dolduğu, sıcaklığı ve coşkunluğu ile her yanını kapladığı günlerden ve gecelerden çok iyi tanıdığı bir karşılık, gelip onu buluvermişti.