Wulf Dorn okumak, sisli bir havada uçurumun kenarında yürümek gibidir; her an düşecekmiş gibi hissedersiniz ama manzaradan da gözünüzü alamazsınız. "Şizofren", yazarın bu gerilim ustalığını zirveye taşıdığı, sadece bir cinayet romanı değil, bir "algı parçalanması" hikayesi.
Hikaye, kendi geçmişinin hayaletleriyle boğuşan psikiyatrist Jan Forstner’ın etrafında şekillenirken, Dorn bizi o meşhur sorusuyla baş başa bırakıyor: Gerçek dediğimiz şey, sadece zihnimizin bir kurgusu olabilir mi? Roman boyunca bir hastanenin soğuk, steril ama bir o kadar da tekinsiz odalarında dolaşırken, aslında Jan’ın parçalanmış anılarının izini sürüyoruz. Yazarın klinik tecrübesi her sayfada kendini hissettiriyor; karakterlerin yaşadığı panik ataklar, halüsinasyonlar ve şüphe krizi o kadar gerçekçi ki, bir noktadan sonra okuyucu olarak kendi mantığınızdan bile şüphe etmeye başlıyorsunuz.
Dorn bu eserinde, okuyucuyla adeta kedi-fare oyunu oynuyor. Tam "katili buldum" dediğiniz anda, elinizdeki tüm kanıtları bir kenara fırlatmanıza sebep olacak bir boşluğa düşürüyor sizi. Kitabın temposu, bir nabız gibi; bazen yavaşlayıp sizi derin düşüncelere sevk ediyor, bazen de öyle hızlanıyor ki sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamıyorsunuz. "Şizofren", insanın en güvenli kalesi olan zihninin, nasıl en korkunç hapishanesine dönüşebileceğini anlatan sarsıcı bir psikolojik analiz.
Eğer ruhun karanlık taraflarına bakmaya cesaretiniz varsa ve bir kitabın bittikten sonra bile günlerce zihninizde yankılanmasını istiyorsanız, Jan Forstner’ın bu tehlikeli yolculuğuna mutlaka eşlik etmelisiniz. Ama dikkat edin; bu kitap bittiğinde hiçbir şey sandığınız kadar net olmayacak.