Sıcak bir yaz günü, dilediğim caminin şadırvanında rahatça abdest alıp serinleyebilmek... Cemaatle namazı camide eda ettikten sonra, bir köşeye çekilip Kurän okumak... Ezan sesi duymak... Evladımı, küçücük yaşlarından itiba ren Kur'an eğitimine yönlendirmek... Evimin ve ailemin mahremiyetini, kendi ahlakıma ve örfüme göre koruyabilmek... Dostlarımla istediğim mekânda buluşmak ve sohbet etmek... Canımın istediği yere seyahat edebilmek... Pasaport alırken veya yurtdışına çıkarken rutin prosedürler dışında bir engele takılmamak... Dilediğim şekilde okuyup yazabilmek...
Doğu Türkistan'ın tarihi şehirlerini adımlarken, yukarıda sıraladığım türden nice "sıradan" nimetin neredeyse hiç farkında bile olmadığım gerçeğiyle yüzleştim. Oysa bunlardan sadece birinin dahi şükrünü hakkıyla eda edebilmek mümkün değildi.
Bu vesileyle bir kere daha fark ettim ki, Türkiye, dünyanın en özgür ülkesi. Hatta başıboşluk seviyesinde bir özgürlük ve rahatlık var. Sokaktaki sıradan insanı bir kenara bırakırsak, Türkiye Müslümanlarının bile bu özgürlük ve rahatlığın kıymetini yeterince bilemediğini düşünüyorum doğrusu. Doğu Türkistan'daki boğucu atmosferi tadınca, ne kadar az çalıştığımız ve ne çok tembellik ettiğimiz hakikati yüzüme bir tokat gibi çarptı.
İstanbul'a dönüş yolculuğu boyunca ve döndükten sonra, özgürlüğün bizatihi kendisinin başlı başına bir nimet olduğu gerçeği, aklımdan hiç çıkmadı. Seyahati takip eden haftalar boyunca, gittiğim her cami aklıma Kaşgar, Yarkent, Hoten ve diğer şehirlerdeki esir Müslüman mabetlerini getirdi, mahzun ve mahcup oldum.