Yalnızdır insan. Bunca kalabalık içinde nereye ait olduğunu bilmeden yalpalar durur. Ruhunun karanlık köşesini aydınlatacak bir ışık arar, fakat ne yapsa da bu arayışında muvaffak olamaz. Doğumundan ölümüne kadar geçen sürede ağlar, güler, acı çeker, ümitsiz kalır, umutlanır ve görür, bilir, öğrenir, ama yalnızlığına yine de çare bulamaz. Hissettiklerinden fazlasını anlatmak ister, lakin gelin görün ki sessiz çığlıklarını kelimelere dökecek çok az şansa sahiptir.
Dört duvar arasına sıkışmış gibidir insan.
Sabahın erken saatlerinde kalkıp, gündelik mesaisine başlamak üzere isteksiz şekilde yola koyulan, bir gözü işleyen saate takılıp işinin bir an önce bitmesini sabırsızca bekleyen, akşam karanlığı ile kalabalık bir insan grubu içinde evine yol alıp, hemen her gün tekrarlanan bu manzaraya lanet eden, kapının eşiğinden geçtikten sonra yıllardır yüzlerine aşina olduğu aile bireylerine karşı kayıtsız kalıp, birkaç saat boyunca gözlerini televizyon dizilerinde oyalayan,başını yastığa koyup, aklını meşgul eden gerekli gereksiz meseleler yüzünden bir türlü uyuyamayan ve şu kocaman dünyada ruhunda alevlenen olup bitenleri anlayacak birilerinden yoksun kendisini yapayalnız hisseden insan, insanlar...
Günler geçiyor, yıllar geçiyor, devir geçiyor, ama insanın kendi içinde devinim gösteren yalnızlığı geçmiyor. Etrafında her zaman birileri olduğunu gördüğümüz, attığı her adımda saygı uyandırdığına ve girdiği her işte başarılı olduğuna inandığımız, gülen ve güldüren insanın ruhundaki mutluluğa teşhis koymak için onun sahip olduğu başarılara ve toplum içindeki statüsüne bakmak yeterli midir? Sanmıyorum, zira her insanın kelimelere dökemediği içinde saklı çığlıkları vardır. Belki bir zamanlar yaşadığı trajik ve hüzünlü anlar, onun tebessümüne düşen bir gölge olmaya devam